İçerik

Günlerin Sonu - Mektup 3 / Ölme Sanatı

Günlerin Sonu - Mektup 3 / Ölme Sanatı

Benim doğduğum günlerde, yeni doğmuş bebek adına bağış yaparak ağaç diktirmek oldukça modaymış. Çocuğun bir dikili ağacı olsun, hayatı boyunca sahip olacağı en değerli şey o olacak, denirmiş. Materyalist olmaktan uzak, bir açıdan kapitalist sisteme ters; ne güzel ve düşünceli bir hediye, değil mi?! Ancak bugünden geriye dönüp bakınca bu tip; sistemin özüne ters adetlerden, insanın aslında alttan alta doğanın tahribatına yönelik bir korku hissine sahip olduğunu görüyoruz. 

 

Peki o zaman neden kimse doğayı inanılmaz bir hızla yok ettiğimizi ve kişisel güdük çabaların, kurumsal yok edişe karşı bir fark yaratamayacağını anlamadı? 

 

Gerçekten anlamadı mı? Yoksa kısa ve günlük çıkarlar, uzun vadeli gerçeklerin önüne mi geçti? 

 

Cevabı bugün hiç birimiz bilmiyoruz! 

 

Ancak bildiğimiz şeyler elbette var. Örneğin insanlık tarihini genel olarak artık daha iyi biliyor ve anlıyoruz. O yüzden içinde yaşadığımız anı da göz önünde bulundurarak yüzyıllardır cevap aranan, insan iyi midir kötü müdür sorusuna verecek bir yanıtımız var. Elbette hala ateşli tartışmalarla bu cevaba karşı çıkanlar da var. 

 

Çocukluk çağlarımdan hatırladığım net durumlardan biri, denizlerin nasıl hızla kirlendiği. Bebeklikten itibaren beni denizde, kumsalda büyüten ailem geçen yıllarla ve diğer herkesle birlikte kapalı alanlara çekildi. Ergenlik çağıma yaklaştığımda artık denize girilebilecek yerler çok kısıtlıydı ve üstelik sadece yılın belirli dönemlerinde açıktı. 

 

Eskiden kapımızın önünden, tüm mahalle arkadaşlarımla beraber denize girebiliyorken, kirlilik hepimizin çocukluğunu değiştirdi. Kapımızın önündeki deniz; foseptik, plastik atıklar ve balık çiftlikleri yüzünden gittikçe yüzülemez hale geldi. Bizim yaşadığımız yer o zaman bir koy olarak nitelendiriliyordu ve açık denize bakmadığı için, atıklar ya zamanla kumsalda birikiyor ya da koyun kapalı sınırları içinde suda birikmeye devam ediyordu. Bir zamanlar insanların ve özellikle çocukların en sevgili yeri olan kumsal artık yasaklı yerler listesine girmişti. Annem kardeşimle bana, hasta olmamızdan nasıl da korktuğunu ağlayarak anlatıp açıklamıştı bu yasağı. 

 

Sanıyorum o zaman çok da üzmemişti bizi bu yasak. Teknolojik oyuncaklarımızla oynamaya daha çok vakit kazandığımızı sanıyorduk. Hatta muhtemelen hiç evden çıkmasak önemsemeyecektik. Herkes bir bilgisayar hamlesi uzaktayken, önemli değildi. Bir ekran başında yalnız bile olsak, dünyanın öbür ucuna bağlanabiliyor, internet izni olan arkadaşlarımızla oyunlar oynayabiliyorduk. Sosyal medya ilgi açlığımızı doyuruyor gibi yapıyordu. Tanımadığımız hatta kim olduğuna dair hiç bir fikrimizin olmadığı insanlarla konuşuyor, onların fikirlerine, söylediklerine inanıyorduk. Bizden önceki devirde var olan on beş dakikalık ün teorisini büyük bir başarı ile yıkmıştık. Hepimiz oynadığımız oyun, paylaştığımız fotograf ya da elimizdeki süslü oyuncaklar kadar ünlüydük. Hali hazırda  elimizde çevrimiçi ve çok çeşitli filtrelere tabi bir dünya vardı ve orada kim istersek o olabiliyorduk. Sarışın, esmer, zenci, uzun, kısa, zayıf, şişman fark etmiyordu hepsi bir tık ve bir kamera açısı kadar kolay ayarlanabilir hallerdi. Yani hayalinizde ne varsa olabiliyordunuz.

 

Elbette acı gerçeği, yani kim ve ne olmadığımızı/olamadığımızı aynalar bize çok basitçe söylüyordu. Bir diğer taraftan bakarsak, bilim ve teknoloji yarattığı yeni dünyada bize, kim olmayı istersek onu seçme hakkı tanıyordu. Belki de bu yüzden çoğu yaştaşım gibi benim de dinim artık teknolojiydi. Hatta muhafazakarlık toplumda en yüksek desteğini bulduğunda bile, gençleri içine alamıyordu. Biz inatla birlerin ve sıfırların dünyasına inanıyor, geleceğimizi hatta insanın bir sonraki evrimini orada görüyorduk. 

 

Ne zaman okullarımız bitti gerçek dünyaya adım attık, karın doyurma derdine düştük o zaman tüm bu sanal hayaller suratımıza çarptı. Drone’larla herşey bir tık uzaktaydı, doğru; ancak o tık, para gerektiriyordu. Sadece teknolojik oyuncaklar da değildi para gerektiren, yemek para demekti, sağlık para demekti, sevgili para demekti ve bizim için en önemlisi  olan enerji para demekti. 

 

O dönemin en iyi kazandıran işlerinden biri çöp toplayıcılığı idi. O kadar çok çöp üretiyorduk ki, ne onlarla ne yapacağımızı biliyor ne de nasıl toplayacağımızı biliyorduk. Ama ben ve arkadaşlarım bir açıdan idealist ailelerden geliyorduk, biz çöp toplamak yerine çöp toplayacak sistemler üretmenin doğruluğuna inanıyorduk. Baksanıza nasıl da küçükmüş akıllarımız. Ne kadar da büyükmüş kibirimiz. 

 

Çöp dağları görünür hatta kaçınılmaz olduğunda bile yeterince anlayamadık. Denizlerin yüzülemez hale gelmesinin sebebinin çöpler olduğunu dahi göremedik. Halbuki hepsi gözlerimizin önünde oluyordu. Ve yıllardır durmaksızın oluyordu. 

 

Anne ve babamın kuşağı çöplerini özenle ayırıyor, geri dönüşüme kökten inanıyordu. Ama elbette üretebildiğiniz en büyük kalem ürün çöpse ne yaparsınız, biriktirirsiniz. Çöp dağları sanıyorum benim çocukluğumda bile vardı. Sadece görünür değildi. Zamanla büyük şehirlerin çevresini çöpler sardı. Hatta belki çöp ormanları demeliyim çünkü konvansiyonel anlamda bildiğiniz ormanların yerini çöpler aldı. Artık yeni doğan bebeklere ağaç dikecek yer kalmamıştı, onların yerini yetişkinlerin çöpleri kaplıyordu. 

 

İşte o devasa savaş cipini de annem bir çöplükte bulmuş. Bizim haberimiz bile olmadan onartmış ve bir kaç çeşit farklı enerji ile çalışacak şekilde modifiye ettirmişti. İşin ilginç yanı, o zamanlar yakın çevremizde yaşanan bir sürü savaş vardı ve artık hepimiz bu çatışma durumuna o kadar alışmıştık ki, rahatlıkla umursamıyor yokmuş gibi davranıyorduk. Fakat hiç birimiz savaşlardan geriye kalabilecek çöpleri düşünmemiştik. Çöp dediğimiz şey bizim için basitti. "Kullandım, bitti ve attım.” 

Elbette bir çoğumuz tutumluluk denen davranış tipinden bihaberdik. Aslına bakarsanız normaldi de bu durum. Sonuçta bizler kapitalizmin en vahşi çocuklarıydık. Aynı son nefesini vermeden önce tüm gücüyle çırpınan hayvanlar gibiydik. Yakamıza yapışmış kapitalizm hepimizi tüketmezse, harcamazsa, en yeni teknolojiyi elde edemezse boğulacağını sanan sürülere çevirmişti.

 

Halbuki annemlerin çağı öyle değildi. Onlar kendileri şahit olmasa da ebeveynlerinden yokluk nedir’in bilgisini alarak büyümüşledi ve sınırsız tüketime hiç inanmamışlardı. Bizse itaatkarca inandırılmıştık. Çünkü en popüler oyunu sadece en yeni bilgisayarlar kaldırabiliyordu, en hızlı araba yarışını sadece en yeni grafik sistemleri hakkıyla gösterebiliyordu ve en önemlisi sadece en yeni telefonun şarjı bir süre dayanabiliyordu. Yani gönülden bağlandığımız teknoloji ilk önce bizi kendi tüketici kölesi haline çevirmişti. 

 

Bilgisayarların 1970’lerindeki ilk keşfinden bu yana yapay zeka hep konuşulup tartışılmıştı ama yapay zekanın kapitalizmle flörtünü belki de hiç konuşmamıştık. Hatta bilim ve teknoloji tapındığımız dinimiz haline geldiğinde bile hiç sorgulamamıştık. Ancak  bugünden bakınca daha net görüyorum, biz yeni bir çağa girdiğimizi sanarken, o çağı kimin hangi nedenlerle fonladığını hiç düşünmemiştik. Kazanan kimdi ve nasıl kazanıyordu hiç sormamıştık. Çünkü ilginçtir para temelde bir çok defa isim değiştirdiyse de; kazanan ile kaybeden ayrımı hiç değişmiyordu. 

 

Ben karnımı doyuracak kadar zengin ama dünyanın düzenini anlayamayacak kadar fakir olanlardandım. Üstelik seçim hakkına inansam bile onun üzerinde etki hakkım olamayacak kadar zayıftım. 

 

Neyse ki annem bizim hakkını hiç vermediğimiz kadar akıllı bir kadın çıktı. Görüyorsunuz ya bu kısmını utanarak yazıyorum, biz kadın erkek eşitliğinde hiç doğru dengeyi bulamadık. Bugün hala bulabilmiş değiliz. Ne yazık ki! 

 

Neyse çok uzatmayayım, işte o çöpten çıkıp toplanmış cip, beşimizin birden hayatını kurtardı. Annem neden o günü toplanıp yuvamızı terk etmek için seçti hala bilmiyorum ama bu doğru tercihi hastalığına rağmen, bilinçli bir şekilde yaptığına inanmak istiyorum. Bir gün geç kalsaydık, patlayan nükleer reaktörden biz de kurtulamayacaktık. 

 

2030 ve özellikle 40’lı yıllar enerji sıkıntısının tüm dünyaya çok net bir biçimde yayıldığını gördüğümüz zamanlardı. Basitçe her şeyimiz elektriğe bağlıydı. Özellikle küresel ısınma sebebi ile vazgeçmeye çalıştığımız katı yakıtın yani çoğunlukla petrol türevlerinin yerine temiz enerji koymaya çalıştığımız yıllardı. Kimse petrol bitti diyemiyordu ama çoğumuz görüyorduk. Petrol bitmese bile artık onu kullanamayacak kadar çevresel açıdan zor durumdaydık. 

 

Temiz enerjilere yönelme fikri ve atılımları hep ortadaydı. Güneş enerjisi, rüzgar enerjisini daha fazla üretecek planlar yapılıyor yeni işletmeler hep açılıyordu. Ama tüketim ihtiyacı öyle oranlara yükseldi ki, eski düzenden hiç tamamen kopamadık. Teknoloji yeni geliştirdiği verimliliği arttıran mekanizmalar ile önlem almaya çalışıyor gibi gözüktüyse de, bugünden bakınca bir fark yaratamadığını söyleyebilirim. Çünkü o zaman hiç birimizin aklına gelmiyordu en önemli soruyu sormak; teknolojik ilerlemeyi sağlayan araştırma-geliştirme laboratuarlarını kim finanse ediyordu? Bilimi ve teknolojiyi kim yönlendiriyordu?

 

Elbette bir de küresel ısınmanın sonuçları vardı bu sürece etki eden. Örneğin artık bütün mevsimler daha sertti. Yaz ayları cehennem sıcağında geçiyor, kışlar ise gittikçe daha soğuk oluyordu. Bu bizim hem tüketici yanımızı hem de temiz enerjileri kullanabilme yetimizi etkiledi. Mesela artık rüzgarlar çok sert esiyordu ve bu durum rüzgar enerjisini verimli olarak toplayabilmemizi etkiliyordu. Rüzgar belirli bir hızın üzerine çıktığında, rüzgar türbinleri kullanılamaz hale geliyordu. Benzer sorun güneş panelleri için de geçerliydi. Çöl iklimine doğru yönelen sıcaklıklar, enerjiyi verimli biçimde elde etmemizi engelliyordu. 

 

Elbette hava ısındıkça soğutuculara, hava soğudukça ısıtıcalara yükleniyorduk. Görüyorsunuz ya her açıdan tam bir kısır döngü içerisine sıkışmıştık. Bir şeyler yapmak gerektiğini anlıyor ama kişisel konforumuzdan ödün vermiyorduk. 

 

O yaşlı ama güçlü cipte konfor için üretilmemişti. Annem hariç hepimiz yaklaşık yirmi üç saat süren yolculuğumuzun ilk günü boyunca da bu yüzden şikayet edip durduk. Çok sıcaktı, çok havasızdı, çok sıkışık oturmak zorunda kalmıştık ve saire ve saire. Annemse şöför koltuğunda pür dikkat yol takip ediyor, sözlerimize hiç takılmadan ve konsantrasyonunu hiç bozmadan ilerliyordu. 

 

Hepimiz ilk şoku Bodrum’dan doğuya doğru yola çıktığımızı anladığımızda yaşadık. Sürüp giden savaşlar yüzünden herkes batıya kaçmaya çalışırken, annemin tam ters yönde bir tercih yapması bizi şaşırtmıştı. Neden tam savaşın göbeğine Orta Doğu’ya doğru bir rota çizerdi ki insan? İlk durağımızın İran’da olacağını söylediğinde ise sesimizi çıkarıp, karşı çıkacak kadar kendimize güveniyorduk. Annem ne bana ne de kardeşime karşı daha önce hiç kullanmadığı otoriter bir ses tonu ile çenemizi kapatıp, küçük akıllarımızı arada bir de olsa kullanmamızı önerdiğinde, utanarak itiraf ediyorum hastalığını yüzüne çarpacak kadar alçaldım. Annem hiç duymamış gibi davranarak yoluna devam etti ama babamın bana bakışını bugün hala unutamıyorum. 

 

İlk durağımız o zamanlar İran - Irak sınırına yakın, savaş yıkıntıları arasında bulduğumuz bir binanın bodrum katı idi. Hangi aklı yerinde insan savaşın göbeğinde bir yeri, bizim büyük ve her türlü ihtiyacımızın elimizin altında olduğu şehirlerimizden daha güvenli bulurdu ki? 

 

 

Günlerin Sonu - Mektup 4 / Zamanın Mahzeni

Günlerin Sonu - Mektup 4 / Zamanın Mahzeni

Günlerin Sonu - Mektup 2 / Ignorismus

Günlerin Sonu - Mektup 2 / Ignorismus