İçerik

Günlerin Sonu - Mektup 5 / Korkunun Kıskacında

Günlerin Sonu - Mektup 5 / Korkunun Kıskacında

O sabah beni uyandıran çadırımdan içeri süzülen bir demet parlak, sarı turumcumsu, sıcacık gün ışığı oldu. İlk refleksim gülümsemekti. Yeniden kendi evimde, yumuşacık yatağımda ve ait olduğum dünyada olduğuma emindim. Tüm yaşananlar korkunç bir kabustan ibaretti ve ben sonunda uyanıyordum. Ait olduğum kendi dünyama geri dönüyordum. Derin bir nefes alınca boğazımda acı dolu yanma hissettim. Acaba hasta mı oluyorum diye düşünürken bir anda içinde bulunduğumuz tüm korkunç gerçekler; kaçışımız, sığındığımız bodrum katı, nefes almak için kullanmak zorunda olduğumuz maskeler, susuzluk ve ayrı kaldığımız teknolojik dünya suratıma bir tokat gibi çarptı. Sanki yüzüm hatırladıklarımdan sonra daha da çok yanmaya başlamış gibiydi. Arkasından panik duygusu tüm haşmeti ile geri döndü. Güvenli sığınağımız birileri tarafından fark edilmiş ve kurduğumuz korunaklı sistem tehdit ediliyor olabilir miydi?

 

Başucumda duran maskeye uzandığımda vücudumun da aynı boğazım gibi yanmakta olduğunu hissedince, korkudan da öte bir dehşete kapıldım. Annemin öğrettiği gibi derin nefesler almaya çalıştığımda ciğerlerim yanıyordu. Sonunda fırtına, radyasyonu bize kadar getirmiş miydi? Bu kahrolası bodrum katında ölecek miydik? Bu sıkışıp kaldığımız maskeler ve çadırlar içinde, öldürülmüş bu şehirde, biz de eski sakinlerin kaderini mi paylaşacaktık? Sona gelmiş miydik?

 

O arada çadırın korunaklı perdesinin açıldığını ve annemin yüzünde kendi maskesi ile bana doğru ilerlediğini gördüm. Bu sefer aldığım derin nefes bir önceki kadar yakmadı sanki ciğerlerimi. Yalnız olmadığını bilmenin değeri ne kadar da büyüktü. 

 

Bana sessiz olmamı işaret etti ilk önce. Elindeki cihazlarda hiçbir değişiklik olmadığını gösterdi. Birbirimizin gözlerine baktığımızda, bir sorun olduğunu ikimiz de biliyorduk fakat annem en azından asıl korkumuz olan radyasyon olmadığını inceleyecek kadar kendisini toplamıştı. Böylece elini uzatıp beni de yattığım yerden kaldırdı ve sessizce toplanmamı söyledi. 

 

On dakika içerisinde tüm ekipmanımızı toplamıştık fakat hepimiz oldukça hasta hissediyorduk, enerjimizin çoğunu toplanmaya harcadığımızdan yola çıkabilecek gücümüz olup olmadığından bile emin değildik. O anda fark ettim ki hepimiz sürekli dönüp anneme bakıyorduk, onun doğru kararları vereceğine inanıyorduk. Ve hiçbirimiz onun liderliği olmadan ne yapacağımızı bilmiyorduk. 

 

Annem son bir gayretle elinde silahıyla dışarı çıktı, çevreyi kolaçan etti ve güvenli olduğuna emin olduğunda, hepimize eşyaları hızla cipimize taşımamızı söyledi. Biz yüzümüzde maskeler ile yerleşmeye çalışırken, annem hala ölçüm yapmaya ve sorunun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. En son hazır olduğumuzu söylemek için ona döndüğümde gözlerindeki kararsızlığı fark ettim. Sorunun ne olduğunu anlayamamıştı. Şöför koltuğuna benim geçmemi işaret ettiğinde, bu zorlu yollarda araba kullanacak halde olup olmadığıma emin değildim. Gözlerim yanıyordu, zor nefes alıyordum, kendimi bayılmaya çok yakın hissediyordum. Tereddüt ettiğimi görünce maskenin ardından bana gülümsedi ve yan koltuğa geçti, elindeki haritayı açarak bana döndü. Tüm gücümle gaza basmamı ve bizi mümkün olduğunca hızla bu şehirden uzaklaştırmamı söyledi. 

 

O şehirden nasıl kaçabildiğimizi, ilk on kilometreyi nasıl aşabildiğimizi bilmiyorum. Yarı baygın, ateşler içinde yanıyor gibi hissettiğim vücudumu nasıl dik tutabildiğimi hatta o koca cipi kullanacak kadar aklıma, ellerime ve ayaklarıma nasıl söz geçirebildiğimi hala bilmiyorum. Annemin gözlerini haritayı doğru okuyabilecek kadar nasıl açık tuttuğunu da bilmiyorum. Ama şu kadarı belliydi ki, karşılaştığımız ilk büyük tehlikeden çok büyük bir şans eseri kaçabilmiştik. Bir kaç dakika daha geç uyansak… 

 

Biraz daha ilerleyip şehirden uzaklaştıkça, yanma hissinin de azaldığını fark etmeye başladım, anneme dönüp baktığımda o da sanki biraz daha iyi gibi görünüyordu. Arkama dönüp babam ve kardeşimi kontrol etmek istediğimde ise annem yüzüme dokundu ve kafamı yeniden yola çevirdi. Şimdi daha da hızlı gitmen gerekiyor dediğinde ne kadar haklı olduğunu biliyordum ama içgüdülerim sevdiklerimi kontrol etmem gerektiğini haykırıyordu. Yüzüme üzgün bir gülümseme ile baktığında, annemin bugüne kadar bizi hiç yanıltmadığını düşünerek, tüm içgüdülerime rağmen onun sözünü dinledim. 

 

Sanıyorum babam, kardeşim ve Poyraz’ın arkada baygın olduğunu görsem yola devam edecek gücü kendimde bulamazdım. Annem bir kere daha haklı çıkmıştı. Şehirden yaklaşık elli kilometre kadar uzaklaştığımızda o korkunç yanma hissi iyice kaybolmaya başladı. Kendime biraz daha hakim olmaya başlamıştım, gözlerim artık delice acımıyordu, nefes almak biraz daha kolaydı, sanki ağır bir gribi atlatır gibi yavaş yavaş ateşim düşüp kendime geliyordum. 

 

Gücüme biraz güvenmeye başladığımda ilk işim cipi durdurup, arkadakileri kontrol etmek oldu. Baygın olduklarını da o zaman fark ettim. Annem her zamanki sakinliği ile inip cipte depoladığı temiz suyu çıkararak önce bana içirdi, yüzümü yıkadı. Sonra kendisi de bir iki yudum alıp, yüzünü yıkadıktan sonra arka kapıları açtı. Babam sonunda gözlerini açtığında annem ona gülümsüyordu. Hepimizin tek tek yüzünü yıkadı elleriyle, kız kardeşime ve Poyraz’a sıkı sıkı sarıldı. 

 

En son bana döndüğünde ise gözlerimin içine bakıyordu, bir şey söylemek ister gibiydi, sustu söylemedi. Yeniden cipe yerleşip, yola çıktığımızda; yüzüne kocaman bir gülümse oturdu. İlk kimyasal saldırımızdan kurtulduk sanırım dediğinde kulaklarıma inanamamıştım. Dünyada neler oluyordu böyle, nasıl bir felaket yaşanıyordu ki, biz beş kişilik sıradan bir aile unutulmuş, yokedilmiş bir şehirde kimyasal saldırıya uğruyorduk!

 

O bodrum katında geçirdiğimiz günler boyunca defalarca konuşmuştuk, nereye gitmemiz ne yapmamız gerektiğini. Annem kendince büyük kriz diye nitelediği şeyi bize ayrıntılarıyla anlatmış, öngöremediklerini de ekleyerek hepimizi kafa yormaya zorlamıştı. Ne yapmalı, nereye sığınmalı sorusuna ise kendince üç ana gereksinim çerçevesinde bir kaç cevap üretmişti. Temiz hava, temiz toprak ve su; bunlar yaşamın ana ihtiyaçlarıydı. Bunlar olmazsa sürdürülebilir bir yaşam kurmak mümkün değildi. Geri kalan herşey önemsizdi. 

 

Temel gereksinimleri göz önünde bulundurunca yüksek bir dağın çevresine gitmemiz gerektiğine inanıyordu hatta mümkün olduğunca yükseğe çıkmamız gerektiğine emindi. Bu çerçevede üç ana bölge seçmişti. Bir tanesi Nepal - Çin hattına gitmekti ki bu görece daha kolay bir ulaşım olabilirdi üstelik o çevrede birbirine yakın bir çok yüksek zirve bulunuyordu bu şansımızı arttırabilirdi. Ancak annem bu bölgenin kirlilik seviyesinden endişe duyuyordu. Çin’in yıllarca çok ağır bedellerle sürdürdüğü ucuz üretim stratejisinin doğaya ne kadar zarar verdiğini bilemeyeceğimizi söylüyordu. Ve kirliliğin olduğu yerde sürdürülebilir bir hayat kurulamayacağına emindi. 

 

Diğer seçenekler ise Afrika’da bulunan iki dağın eteklerini kapsıyordu. İlk ve tercih etmeye en yakın olduğumuz seçenek Kilimanjaro dağı çevresine ulaşmaktı. Bu dağın çevresi bir milli park ile korunmaya almıştı dolayısıyla diğer bölgeler kadar kirlenmediğinden neredeyse emindik. Tercihimizin bu yöne kaymasını sağlayan bir diğer sebep de bu coğrafyada var olan çöküntü vadileriydi. Bu vadiler çeşitli göller ve nehirler oluşturarak hem yağışları düzenliyor hem de temiz su bulma şansımızı arttıyordu. Sonuçta temiz su nerede ne zaman olursa olsun hayat demekti. 

 

Üçüncü ve son seçenek ise yine Afrika’da yer alan Atlas sıradağlarına ulaşmaktı. Bu hem uzun bir yol hem de radyasyon tehlikesi sebebi ile kıyı şeridinden gidemeyeceksek, Büyük Sahra çölünü geçmemiz gerektiği anlamına geliyordu. Çölü geçebilecek ne donanıma ne de tecrübeye sahiptik. Üstelik düşündükçe hepimize daha da korku dolu ve yapılamayacak bir iş gibi geliyordu. Su arıtma becerisine sahip bile olsak, arıtacak bir su olması gerekiyordu herşeyden önce ve depomuzda beş kişinin su ihtiyacını çöl boyunca karşılayabilecek kadar su da yoktu. Üstelik hiç birimiz bir çölün neye benzediğini bile bilmiyorduk, yani karşımıza çıkabilecek tehlikelerle ilgili hiç bir fikrimiz yoktu. 

 

Böylece ikinci ve en güvenli gördüğümüz seçenekte karar kıldık. Rotamızı Kilimanjaro’ya doğru çevirdiğimizde biraz da olsa umutluyduk. Çok büyük bir tehditten kaçabilmiş, canımızı kurtarabilmiştik. Önümüzde uzun bir yol olsa da, varacak bir yerin hayalini kurabilmek iyi gelmişti. O bodrum katının karanlığından, öldürülmüş bir şehrin ağırlığından kurtulup, yeniden yola çıkmak ve en önemlisi tüm korkularımıza rağmen biraz da olsa umutlanmak iyi gelmişti. Bir karar verip, o kararın peşine düşmek iyi gelmişti.

 

Elbette o gün hiç birimiz bilmiyorduk ama muhtemelen daha kötü, daha yanlış, bedeli daha ağır bir karar veremezdik.

 

Günlerin Sonu - Mektup 4 / Zamanın Mahzeni

Günlerin Sonu - Mektup 4 / Zamanın Mahzeni