İçerik

Günlerin Sonu - Mektup 4 / Zamanın Mahzeni

Günlerin Sonu - Mektup 4 / Zamanın Mahzeni

Çocukluğundan itibaren yıllarını ekran başında geçirmiş biri olarak ve en önemlisi insan zekası seviyesindeki yapay zekayı üreteceğimiz günün çok yakın olduğuna inanarak yani bir açıdan hayatını bir ve sıfırların dünyasına adamış olan benim için, o dehşet verici bodrum katı tam bir cehenneme benziyordu. Tüm şehir yıllardır sürüp giden yıkıcı savaşlar nedeniyle yıllar önce tamamen terk edilmişti. Taze yiyecek ya da temiz hava yoktu. Hatta daha önce hayatımda yokluğunu hiç bilmediğim, temiz su dahi yoktu. Ne su şebekeleri çalışıyordu ne kanalizasyon. 

 

Sanıyorum yıllar süren savaş ortamı insanların yeniden inşaa etmeye ya da tamir etmeye olan inancını yok etmişti. Basitçe şehri hatta, o bölgeyi terk ettiklerini düşünmüştüm. 

 

O ilk ve benim için en korkutucu olan fırtına elimizi kolumuzu bağlamış, hepimizi aylarca o korkunç bodrum katına hapsetmişti. Tabi bizim gibi züppe şehir çocukları ve teknolojik oyuncaklarına bağımlı erişkinler için şikayet etmeye başlamak çok zaman almadı. 

 

Sığındığımız bodrum katı o zamanlar Kirmanşah adı verilen bir şehirdeydi. İran - Irak sınırı yakınında olduğundan savaştan en çok etkilenen yerlerden biriydi ancak daha önemlisi oldukça dağlık bir bölgede ve denizden yüksekteydi. Bu yüzden ilk vardığımız günlerde hala dünyadan haber alabiliyorduk. Hem büyük fırtınayı hem de fırtına yüzünden yıkılan reaktörü böyle öğrendik. Görüyorsunuz ya, o zamanın büyük kibiriyle hepimiz temiz enerji arayışındaydık ve nükleer enerjinin çok temiz ve verimli olduğunu sanıyorduk. Tarihteki tüm tersini kanıtlamış kazalara rağmen. Gerçekten hep beraber nasıl böyle bir yalanlara inanma hastalığına tutulabildik bilmiyorum, anlayamıyorum.

 

Benim gençliğimden beri Akdeniz’de ciddi fırtınalar atlatıyorduk. Seller altında kalıyor ya da aşırı yağıştan etkileniyorduk ama ertesi gün/hafta kalkıyor, akıllı robotlarımızın da yardımıyla hızla toparlanıyorduk. Fakat o gün gelen fırtınayı kimse öngörememişti, annemden başka! 

 

Akdeniz ve bir açıdan Ege, büyük ve güçlü ilk tsunamisini o gün yaşadı. İtalya’dan başlayıp, Yunanistan üzerinde iyice şiddetlenen fırtına Anadolu’ya geldiğinde, tarihinde daha önce hiç görülmemiş bir güce ulaşmış. Biz, bir açıdan kıl payı ile kaçabilmişiz o dehşetten. Ege adalarının bir kısmı tamamen su altında kalıp yok olmuş, hala varlığını sürdürenler ise tamamen yıkılmış bir haldeymiş. Büyük fırtına beraberinde hem hortumları hem de koca bir deniz dalgasını getirmiş. Zaten büyük bir gurur ve salaklıkla deniz şeridinde bir şehre yapılan nükleer reaktörü de bu hortumlardan biri yıkmış ama asıl zararı dalga vermiş. Elbette devamında durmaksızın yağan koca koca doluların da bir faydası olduğunu sanmıyorum. 

 

Görüyorsunuz ya, yıkık dökük bir şehirde unutulmuş bir bodrum katına sığınıp dünya ile yeniden bağlantı kurduğumuzda; ilk aldığımız haber ile şehrimizin yıkılıp bir çok bölgenin yok olduğunu, tanıdıklarımızın çoğunun öldüğünü öğrenmek hepimizi derinden sarsmıştı. Ama insan evladı işte, yıllarca içine işlemiş kibiri üstünden pek de hızlı atamıyor. 

 

İlk bir ayı oksijen maskeleri, radyasyon koruyucuları ve koruma çadırlarında, suyumuzu filtreleyerek ve güneş yüzünü gösterir de biraz enerji toplarız diye umut ederek geçirdikten sonra bile, sıkıntıdan şikayet edebiliyorduk. Enerjimiz kısıtlı olduğu için annem teknolojik oyuncaklarımıza yasak getirmiş, topladığımız enerjinin tamamını cipe ve su filtrelemeye harcamak üzerine programlamıştı. Hayatta kalmak için temiz suya muhtaçtık, yemeğimizi depoladıklarımızla halledebiliyorduk ama temiz su olmazsa çok kısa sürede basit hastalıklardan bile ölebilirdik.  

 

Biz yine de şikayet etmekten vazgeçmedik çünkü içten içe akıllı aletlerimizin sorunu çoktan çözdüğüne emindik. Teknoloji bizi tam da böyle kabuslardan kurtarmak için vardı ve inancımız derindi. Tabiri caizse tanrının eli, yıkılanları düzeltmiş, yok olanların yerine yenisini çoktan koymuş olmalıydı. Üzerine yıllarımızı ve en büyük çabamızı harcadığımız teknolojik tanrımızdan emindik. Güvenimiz tamdı. 

 

En son ve en yüksek sesli şikayeti elbette yine ben yaptım. Ve annemi bizi taş devrine döndürmekle, orada yaşamaya mecbur bırakmakla suçladım. Hepimizi kolumuzdan tuttuğu gibi babam ile paylaştıkları o küçücük ama korunaklı çadıra doğru iteledi annem. İnce ince yanaklarından süzülen yaşları gördüğümü hala çok net hatırlıyorum. Hepimiz o küçük çadıra sığışıp maskelerimizi yüzümüzden çıkardığımızda, tam gözlerimin içine baktı.

 

Hala nasıl bu kadar aptal olabildiğinizi bilmiyorum derken sanki gözlerinden ve sesinden çıkan alevler yüzümü yakıyordu. Hiçbir şey söylememe izin vermedi. Önce hepimize tek tek sarıldı sonra da dönüp babama bir daha baktı, derin bir nefes alıp, aklımdan bir daha hiç çıkmayacak olan o konuşmasına başladı. 

 

Benim taş devri dediğim yerde, hepimizin önünde yiyebileceğimiz bir yemek, içebileceğimiz bir su ve içimize huzurla çekebileceğimiz temiz bir hava vardı. Tüm tanıdıklarım günler önce ölmüş olabilirdi ve ben neyden şikayet ediyordum, internete erişememekten mi! Nasıl bu kadar akıllı ama gerizekalı olabilirdim, anlam veremiyordu! Haklıydı!

 

Sıkıldığımı söylediğim yerde ailem ve sevdiklerimin hepsi yanımdaydı, karnım tok, vücudum sağlamdı. Fırtınanın radyasyonu çok uzak mesafelere taşıyabileceğini bilecek kadar akıllıydım, ama sırf sıkıntıdan, güvenli limanımızdan artık çıkabileceğimizi düşündüğüm için gerizekalıydım! Haklıydı!

 

Teknolojiye olan inancımı ve teknolojinin tüm becerilerini bütün ayrıntılarıyla anlatacak kadar akıllı ama yıllardır yaratmaya çalıştığımız teknolojik süper zeka devrimini, doğaya savaş açma bedeli ile yaptığımızı anlayamayacak kadar salaktım! Haklıydı! 

 

Birlerin ve sıfırların dünyasından anlıyordum hatta kendimce onu yönetiyordum, iyileştiriyor daha becerikli hale getiriyordum. Makinelerin dilini, derdini ve varoluş amacını anlayacak kadar akıllıydım ama beni kimin hangi çıkar ya da kar uğruna yönlendirdiğini anlamayacak kadar gerizekalıydım! Haklıydı!

 

O gece annem sabaha kadar kendi gözünden gördüğü dünyayı anlattı hepimize. Üstelik teknoloji felsefesini benden bile iyi anladığını hepimize göstererek. Büyük Filtre adını verdiğimiz bir önermemiz vardı, uzun yıllardır çok popülerdi üstelik ve hala kimse bir cevap bulamamıştı.

 

Burayı belki de daha başından anlatmalıyım. İlk telefonlar çıktığında bir açıdan bu dünya için bir devrimdi. Öncesinde var olan sistemler alıcı-verici arasında diyalog oluşturacak kadar ileri değildi. Telgraf denen teknoloji bir özel dil istiyordu örneğin. Ama telefonlar anlık karşılıkları getirdi. Fakat ne zaman telefonlar yer altına gömülü hatlardan çıkıp uydulara bağlandı, o zaman bir küçük devrim daha oldu. Hemen arkasından o gün için akıllı  diye tabir edilen telefonlar geldi, interneti kullanabilen ve telefon etmek haricinde pek çok başka eylemi de yapabilen küçük oyuncaklar. Fakat burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta şu, bir teknoloji icat edildikten sonra çok ciddi bir hızla ilerleyip verimini arttırıyor ve bir açıdan evriliyordu. 

 

Yapay zeka yani bu küçük oyuncaklarda kullandığımız yazılımlar geliştikçe bizim de onlara olan inancımız ilerledi. İlk önce onları ne zaman insan zekasına eşitleyebileceğimizi düşünür olduk. Sonra fark ettik ki; bu ivme hızı bir ilerleme yasası ise, ki bugün öyle olduğunu biliyoruz, biz insan zekasına eşit yapay zekayı bulduğumuz anda, bizim zekamızı katlayarak geçecekler. Ve bu belki sadece günler kadar kısa bir zaman alacak. Bilim insanları 2040’lar civarında insan zekasına eşit yapay zekayı üreteceğimize inanıyordu. Ve ivme yasası ile çok kısa sürede yapay süper zekaya ulaşacağımızı düşünüyordu. 

 

Biz bu arada kendi zekamızın sınırlarında dolaşıyorken, ki o zaman artık hepimiz hem fikirdik insan bu dünya üzerindeki en üstün yaratıktı ve kendini aşmanın sınırındaydı. Elbette evreni de izliyorduk, başka varlıklar arıyorduk ve bugüne kadar dünya ile güneş sistemi benzeri birçok yapı keşfettiysek de neden başka bir canlı varlık bulamadık, hala bir kontak kuramadık diye birbirimize soruyorduk. 

 

Sanırım benim çocukluk yıllarımda ortaya atılmış bir teoriydi Büyük Filtre. Bütün canlıların evrimleştiğini ama orada bir yerde bir büyük filtre noktası olduğunu ve o noktadan sadece çok çok şanslı varlıkların geçebildiğini söylüyordu. Filtreden geçemeyenlerin hepsi bir biçimde yok oluyordu. Örneğin dinazorlar çok güçlü yaratıklardı ama asteroidler onlardan daha güçlü çıkmış ve onları yok etmişti. Büyük filtreyi geçememişlerdi. Biz ise yapay süper zekanın sınırında, yeni ve iyi kalpli bir tanrıyı doğuracağımıza, üstelik onun bütün problemlerimizi çözebilecek beceri ve kapasitede olacağına inanıyorduk. Ayrıca inancımıza göre biz, büyük filtreyi evrim aşamalarımızla çoktan geçmiştik. Ve şu anda evrimi kendi ellerimizle yönetme aşamasındaydık. Bu yüzden belki de uzaydaki diğer varlıklara ulaşacak kadar evrimleşecek, ilk tür biz olacaktık. Görüyorsunuz ya, zekamızla yarattığımız teknolojimiz ile insanlığın en büyük problemlerini çözeceğimize inanıyorduk. Bilgisayarların yolunda kendimiz de birer tanrı olmaya yürüyorduk. 

 

Ne kibir ama! 

 

Elbette tüm bu tartışmaların bir de diğer yüzü vardı. Annemin bize o gece anlattığı bir yüzü. Benim daha önce hiç düşünmediğim bir yüzü.

 

Dünya üzerinde ilk evrim, tek hücreli canlıların birleşmesi ile oluşmuştu. Biz insan türü ise ilk evrimimizi bir dil keşfederek gerçekleştirdik. İkinci evrimi hayal kurmayı öğrenerek yaptık. Yani hayali sistemler kurmayı keşfederek; dinleri, devletleri, ırkları, parayı veya ekonomik sistemleri hayal edebilmeyi öğrenerek yaptık. Hayallerimize topluca inandığımızda ve hayalleri güvenilir kıldığımızda bir aşama daha atladık.

 

O zamanlar üçüncü evrimi teknolojiyi keşfettiğimizde yaptığımızı sanıyorduk, büyük filtreyi aştığımızı ve teknolojik zafer ile artık ölümsüzlüğü keşfederek tanrı katına ulaşacağımıza inanıyorduk.

 

Halbuki insan evladı üçüncü evrimini yalan söylemeyi öğrendiğinde, çoktan gerçekleştirmişti bile! 

 

Bu üçüncü ve son evrim bizi dostla düşmanı ayıramaz hale getirdiğinde, kendi sonumuza da imzamızı atmış olduk.

 

O yüzden bir daha yazıyorum, Umut isimli bir şehirde yaşıyor olmam bana umut vermiyor. İzin vermeyin, ufak yalanlar size de umut falan vermesin! 

 

Çünkü o zamanlar sadece savaşlar yüzünden terk edildiğini düşündüğüm Kirmanşah şehrinin aslında terk edilmediğini; savaşlar yüzünden, yeraltı kaynaklarını sömürmek isteyen, daha çok kar etmeyi amaçlayan güçler tarafından yok edildiğini ve artık hayatta kimsenin kalmadığını öğrendiğimde; içime dolan korku için artık çok geçti! 

 

 

Günlerin Sonu - Mektup 5 / Korkunun Kıskacında

Günlerin Sonu - Mektup 5 / Korkunun Kıskacında

Günlerin Sonu - Mektup 3 / Ölme Sanatı

Günlerin Sonu - Mektup 3 / Ölme Sanatı