İçerik

Günlerin Sonu - Mektup 2 / Ignorismus

Günlerin Sonu - Mektup 2 / Ignorismus

Babam gençken bir müzik delisiydi. Klasik müzikten punk’a, türküden heavy metale kadar her şeyi dinlerdi. Kardeşimle bana da sık sık işkence yapardı alışılmadık müzikleriyle. En çok da sabahları bizi okula götürdüğünde. Bazı sabahlar death metal dinletir üstelik de onunla birlikte kafa sallamamızı beklerdi. Arada melankoliye kapılır, sabahları okula gitmeden önce bizi siyasi bir müzikle doyurmaya çalışırdı. İşte o sabahlarda gözünde umutsuzlukla karışık korku görürdüm. Kardeşim tüm bunları anlamak için bence henüz çok küçüktü fakat sanırım o bile biraz anlıyordu.

 

Babam müziklerle kendi babasından ona kalmış bir emanete sarılıyor gibiydi. Sanki o hayaller ona yapılması imkansız görevler gibi kalmış, o da müzikler yüzünden altında ezilir gibiydi.

 

Tabi ben çocuk yüreğimle ne anlardım ki altında ezilesice görevlerden. Benim en büyük derdim bitmek bilmeyen ödevler ve bana yeterince verilmeyen internet zamanlarıydı. Bir zamanlar.

 

Sanıyorum tarih boyunca her coğrafyadan, her dilden gençler en çok ergenlik yıllarında siyasileşmişlerdir. En azından ben öyle oldum. Kardeşim de. Hatta bazı arkadaşlarım da. Bugünden dönüp bakınca şöyle yorumluyorum, ebeveynlerimizin koruyucu kanatları altındaydık; daha yeterince kırılmamış, örselenmemiştik, o yüzden inanmak, hayal etmek kolaydı. Umut etmek kolaydı. Değişime inanmak bile kolaydı. 

 

30’larıma basmak tam nasıl anlatacağımı bilmediğim bir deneyim. Hem herşeyi yapabilirim gücünde olduğuma inandığım, hem de ellerimin tutmadığı garip yaşlardı. İlk defa dünyayı tanır olduğum zamanlardı sanırım. Elbette elektrik kesintilerinin de bununla ilgisi vardı. 

 

Ne gariptir ilk kesintiyi çok net hatırlıyorum. 2039 yılının temmuz ayının 11’i idi. Saat öğlen 3 buçuktu. Boktan bir ofiste yok parasına çalışıyordum. Sırf çıkacağımı zannettiğim kariyer merdivenlerini garantilemek amacındaydım. 

 

O zamanlar eskiden gelen bir deyim vardı “asgari ücret”, bize hiç bir zaman bunun yasal olarak ödenebilecek en az maaş olduğunu söylememişlerdi. Sadece başlangıç için, yani kariyerine bir anlamda yeni başlayanlar için olabilecek en iyi maaş olduğunu söylüyorlardı. Ben kariyerime başlayalı beş yıl olmuştu. Ne abuk yalanlara inanmaya hazırdık o zaman! Halbuki asla daha fazla ödemeyeceklerdi çünkü dışarıda oturduğum o koltuğu almaya hazır hatta belki daha azına bile razı ve üstelik yetenekli bir sürü insan doluydu. Ben şanslıydım. Öyle inandırılmıştık. 

 

Çuvaldızı da kendime batırayım öyle olduğuna inanacak kadar salaktım, akılsızdım, korkaktım. Yeteneklerimi, yaşam enerjimi, becerilerimi üç kuruşa satın alan sistemin farkına varmayacak kadar az eğitimli, mutsuzluğa ve depresyona kapılacak kadar çok eğitimliydim ama en önemlisi bir çıkış yolu göremeyecek ve bunun için sosyalleşemeyecek kadar çok umutsuz ve yoksundum. Hepimiz yoksunduk. İnsandan, yoldaştan ve en kötüsü amaçtan yoksunduk. Aynı döngü içinde  yuvarlanıp gitmekten başka bir yol bilmiyorduk. Mümkün olabileceğine de inanmıyorduk. Ne acı!

 

Sistem o zamanlar en çok gençleri yutuyor sanıyorduk. Babam bile öyle sanıyordu. Üzülüyordu. Nasıl da yanılıyormuşuz.

 

Annem ise hep arada kalan bir kişilikti. Bize yıllarca aldığı yüksek eğitimi, takip ettiği haberleri, dünyanın düzenini anlatıp dururdu. Biz ise yaptığı yemeklere laf eder, bilgisayar başında harcadığı zamanları kötüler dururduk. Zaten teşhis aldığımız zaman da ilk kesintiye çok yakındı. Ben annemi hep babama bir yük olarak görmüştüm. Para kazanamayan bir ev ahalisi. Demans demişlerdi. Çok ama çok gençti bunamak için annem, ama yorgunlukları yüzünden her daim okunuyordu. Ne yazık, hiç anlamamışım.

 

Annem ilk kesintiden önce ama ilk teşhisten sonra abuk subuk satın almalar yapmaya başladı. Bizi ilk önce yazın ortasında aldığı kara kışa karşı koruyucu montlarla şaşırttı. Taa ki babam, kredi kartları ve ödeme onaylarını iptal edene kadar, ki bunu ağlayarak yaptığını hiç unutmuyorum, annem buzul çağına hazırlanıyormuş gibi eşya toplamaya devam etti. 

 

Konservelerden tutun da özel eldivenlere kadar. Annem topladı durdu. Yaklaşık beş yıl sürdü bu toplama hali. Babam bir noktada kavga etmek yerine bir harcama miktarı belirlemekle sorunu çözdüğünü sandı. Görüyorsunuz ya o zamanlar artık bir retina taraması ile satın alım yapabiliyordunuz ve annem bunu kullanmaktan resmen keyif alıyordu.

 

Sonra bir pazar günü sabaha karşı; ki kardeşim ve benim annemle babamın evine düzenli kahvaltıya gittiğimiz gündü, orada buluşur haftanın sohbetini yapardık. Annem sabah altıda ettiği telefonla beni uyandırdı. Demans denen lanet hastalık  bir insanın özüne karşı belki de yapılacak en kötü hakaretti. Ödüm patlıyordu, annem olduğu günü unutacağından. Unutmadı. Canımın içinin öyle bir vakti olmadı. 

 

O gün sabah benimle ömrü boyunca hiç konuşmadığı kadar sert ama aynı zamanda korku dolu konuştuğunu bir türlü unutamıyorum. Önemli olan bütün eşyalarını ve insanlarını topla demişti. Hemen, diye de bağırarak telefonu suratıma kapatmıştı. Çocukluğumuzdan beri bunun net bir sinyal olduğuna ve ne yapmamız gerektiğine dair nutuklar duyarak yetişmiştik.  O yüzden tüm hastalığına rağmen sorgulamadan topladığım valizleri ve koşarak onların evine gittiğim günü çok net hatırlıyorum. 

 

Ayrıca önemli olan bütün insanlarını topla demişti. Ne gariptir önemli insanım yoktu. Tek gecelik mırıldanmalar, işi düştüğünde sesi çıkan insanlar haricinde elimde hiç bir şey yoktu. 

 

Bu hem asgaride olan ücretimi, hem de asgaride olan sosyal hayatımı düşündürmüştü bana. Demans hastası anneciğimin kelimeleri hala hayatımda olan her insandan değerliydi.

 

Ben nasıl bir hayat yaşıyordum böyle! Ne kadar yalnızdım arabama binince boş koltuklardan ve aranmayan telefon numaralarından anladım. Elini uzat demek ne de zordu öyle. Ve ben hiç yapmamıştım.

 

O gün eve gittiğimde belki de son yıllarda yaşadığım en büyük şokla karşılaştım. Kapımızın önünde bir cip duruyordu. Yaşlı bir savaş cipi. 

 

Tabi görüyorsunuz ya 2040’larda artık gerçekten uçan arabalara geçmiştik. Pardon daha doğru deyim olarak uçan drone’lara demeliyim. 

 

Sanırım o yıllar dünyanın ve insanoğlunun doruk noktasıydı. Muhteşem gökdelenleri günler içerisinde inşaa edebiliyor, uzaya çıkabiliyor ve evreni ayrıntısıyla araştırabiliyorduk. Bir açıdan umutluyduk. Dünya eskisine kıyasla çok küçülmüştü. Ne istersek bulabiliyor, ayağımıza kadar getirtebiliyorduk. Elbette herşey paraya bakıyordu ama yeti elimizdeydi.  

 

Sanırım sizin dünyanıza kıyasla çok farklılaşmıştık. En başta dedim ya, teknolojik devrim çok hızlı ilerledi. Filmlerde gördüğünüz uçan kaykaylar hiç gerçek olmadı ama benzerleri var oldu. Dronelar ile yürür, uçar, koşar ve en önemlisi hareket eder olduk. 

 

İnşaat hesapları saatler içinde yapılıyor, mimari çizimler dakikalar içerisinde hazırlanıyordu. Şehirlerimiz yükseldikçe bir gurur duygusu yeşeriyordu. Tasarımlar yapıyorduk, herşeyin erişimini kolay ve mümkün kılan. 

 

O zamanlar en çok denizin içine yapılan gösteri süslerini seviyordum. Rengarenk fıskiyeler vardı, havai fişek atıyorlardı. Geceyi gün yapıyorlardı. İçime bir hoş duygu katıyorlardı.

 

Belki de biz ergenliklerinden hiç kurtulamamış bir çağın çocuklarıyızdır. Kim bilir!

 

Annemlerin evine bir kaç bavul ve çanta ile vardığımda hala ciddiyeti ile dalga geçiyor yaşlı ve hasta bir kadının isteklerini sırf onu mutlu etmek için yaptığımı düşünüyordum. Görüyorsunuz ya, ciddiye bile almıyordum. Asgari ücretimin yıllar içinde biriktirerek satın aldığı bir kaç tasarımcı ürünü eşyam ve bir de bilgisayarım ile şarj aletlerini çantama atmıştım. Valizler ise yığınlar dolusu abuk subuk anlamsız eşya doluydu. 

 

Eve ilk vardığımda kız kardeşimin garip yüz ifadesini gördüm. Birşeyler döndüğünü anlamam gerekirdi, anlamadım. Taaa ki annemin verdiği emirleri duyana kadar. Onun böyle bir ses tonu olduğunu dahi bilmiyordum. Sanırım ebeveynlere özgü böyle bir yetenek var. Anne ya da babaysan eğer, çocukların gözünde başka herhangi bir şeyler olman için dünyaların değişmesi gerekiyor.

 

Sonuçta annemin tehditleri ile her türlü gereksiz eşyayı, ki kendisi tek tek kontrol etti ve bildiğiniz çöpe attı, bir ufak çanta ve bir iki elektronik eşya ile o lanet olası cipe bindik. Annem, babam, ben, kız kardeşim ve onun erkek arkadaşı sığışmak için az kavga etmedik diye belirtmeliyim. En son annemin daha önce hiç duymadığım bir ses tonu ile tartışmayı bitirmesi ve o eski döküntü cipin şoför koltuğuna geçip her birimize bir silah vermesi ile tüm tartışmalar son buldu. Babamın sessizliği en ilginciydi.

 

Hepimiz bir şekilde yaşanan son savaş ve korkulu hikayelerden sonra Avrupa’ya kaçmayı beklerken, annem direksiyonu Orta Doğu’ya çevirdi. Sanırım en büyük korkuyu bana hayatı boyunca ilk defa kapat çeneni diye bağırdığında yaşadım.

 

Ve sanırım biz kurtuluş mücadelemize böyle başladık. Annemin öngörüsü ve bizim tüm karşı çıkışlarımıza, hastalığına rağmen dahiyane bir lider gibi yol göstermesi ile.

 

Zaten ilk nükleer reaktör o gece, biz dağlı yollardayken patladı. Sonradan haberimiz oldu. Ölmeye çok yaklaşmıştık. Ertesi günlerde biz hala yoldayken, henüz nereye gittiğimizi dahi bilmezken fırtına geldi.

 

Hangi fırtınaya karşı mermiler sizi koruyabilirdi ki?

 

Öğrendik ! 

 

Günlerin Sonu - Mektup 3 / Ölme Sanatı

Günlerin Sonu - Mektup 3 / Ölme Sanatı

Günlerin Sonu - Mektup 1 / Nice Yıllara Gülüm

Günlerin Sonu - Mektup 1 / Nice Yıllara Gülüm