İçerik

Günlerin Sonu - Mektup 1 / Nice Yıllara Gülüm

Günlerin Sonu - Mektup 1 / Nice Yıllara Gülüm

Anlıyorsunuz ya, insan bazen çok inatçı olabiliyor. Belki de gereğinden fazla inatçı. Kaliteli bir hayat için muhtemelen en gerekli şey zamanında ve usulca ölmeyi bilmek olmalı... Kimseye çektirmeden, kendi çekmeden, kötü günleri görmeden. Muhtemelen güzel, oksijen dolu hatta baharda mis kokulu bir dünyanın varlığına inanarak ölmeli insan. Ardında bıraktıklarını değil geçirdiği tüm o güzel zamanları düşünerek, hatta belki var oluşun bir döngüsü olduğuna inanarak. Hani doğmak, büyümek, erişkin olmak ve yaşlanmak gibi bir sıralamaya inanarak. Belki de hayatın düz bir çizgi olduğuna inanarak.

 

Bilmiyorum. Tüm gelişmiş teknolojimize rağmen yüz yıllar önce ortaya atılan ruh ya da enerji denen şeyin ne olduğunu halen çözebilmiş değiliz. Ne varlığını ne de yokluğunu halen ispatlayabildik. Ne dinleri ne de mistik inançları. Elbette artık geriye çok azımız kaldığından ve buna ayıracak zamanımız da kalmadığından. Fakat halen merak etmiyor değilim. Günün birinde yazdıklarımı amacıma uygun biri okursa ne düşünür diye…

 

Buradan sonra okuyacaklarınız, yaşlı bir adamın büyük olasılıkla son sözleridir. Oldukça yaşlı. İşin en ilginç yanı bugün benim doğum günüm ve yıllardır üzerinde çalıştığım bir denklemde son noktaya geldiğimi hissediyorum. Maalesef hipotezimi size tüm hikayeyi anlatmadan test etme şansım yok ama dedim ya artık yaşlandım diye sanırım yapacağım herhangi bir yanlıştan duyacağım eski tip bir kaygı da yok içimde. Kaygılı sular gençlere ait. Uzun zamandır benim dünyamın, üzerine bol bol şikayetçi olamayacağım bir parçası, gençlere. Ne ilginç, eski insanlar çok severdi “burası eskiden” ile başlayan cümleleri ya da “ahh bu gençler hiç…” diyerek pek çok suçlama içeren kurguları. Eminim şu an tüm söylediklerim yaşlı bir adamın mızmızlanmaları gibi geliyor kulağınıza. Fakat emin olun değil. Dünyanın bugün neye benzediğini size anlatabilmek bütün derdim, yoksa zaten yarın öbür gün muhtemelen öleceğim. Üstelik yaşlanmaktan da değil. Büyük ihtimalle umutsuzluktan. Anlatacaklarımın en azından küçük bir kısmını dahi duymaya sabrınız olursa, hep beraber yeni bir dünyaya uyanma şansımız olabilir, tüm bunlar hiç yaşanmamış olabilir. Super teknolojiden geriye kalan tüm umudumuz bu. Elbette söylediklerimin zerresini ciddiye almıyor olabilirsiniz ama emin olun anlatacaklarımı duyunca keşke daha önce tanışsaydık diyeceksiniz. Diyeceksiniz çünkü biz, yani insanoğlu artık yok oluyoruz. Hem de büyük bir çığlık ve süper bir nezaketsizlik ile yok oluyoruz. Günlerin sonu aynada her gün sabah bana ve hayatta kalan her birimize daha yakından bakıyor.

 

İyi bir hikaye genelde en başından başlar ve sona doğru ilerler, değil mi? Ben böyle yapmayacağım. Yani artık öyle bir yaşa geldim ve öyle bir dünyada yaşıyorum ki, sizin iyi değerlendirmelerinizi önemseyemeyeceğim. Yorgunum bunun için. Ayrıca sanıyorum ki siz de hikayeyi öğrendikçe iyi anlatılıp anlatılmadığını umursamaz hale geleceksiniz. Çünkü sonuçta sadece kendi son sözlerimi söylemiyorum, dünya tarihi boyunca sarf edilecek son sözleri de söylüyor olabilirim pek ala. Muhtemelen.

 

Görüyorsunuz ya, ben yaşlı bir adamım derken gerçekten şaka yapmıyordum, bugün benim 213. yaş günüm. Evet, evet yaşlıyım. Bu nasıl mümkün olabilir diye soracak olursanız, sanırım aynı zamanda yaşamıyoruz diye cevap verirdim. Ama benim umudum da zaten tam olarak bu.

 

Ben 2010 yılının mayıs ayında oldukça sağlıklı bir bebek olarak dünyaya geldim. Ailem görece genç ve iyi eğitimli insanlardı. Beni de o dönem için mümkün sayılabilecek en iyi eğitimle donatmak için ellerinden geleni yaptılar. Sanırım kabul etmem gerek, bulundukları koşullar göz önüne alındığında benim bugün burada olmam bile bir mucize. 

 

Kişisel hafıza olarak o günleri hayal meyal hatırlıyorum desem yeridir. Sadece aradan geçen bunca zaman yüzünden de değil üstelik. Sanıyorum gençtim, umursamazdım, bana ve aileme hiçbir şey olmaz diye düşünüyordum ama en önemlisi bir çarkın içinde yaşıyordum ve o çarkın beni, bizi götürebileceği yolları tahmin dahi edemiyordum. Kimse edemiyordu. Galiba. Birkaç farklı ses arada çıkıyordu ama çok çabuk kısılıyordu sesleri; ya biz duyamadan kayboluyordu ya da dedim ya duyduysak bile umursamıyorduk. Bize bir şey olmaz sanıyorduk.

 

Tabi bugünden geriye bir tarihçi olarak dönüp bakınca, o zamanki hayatların hem ne kadar zengin ama hem de ne kadar hırs dolu olduğunu çok açık ve net görebiliyor insan. Sanırım zaaflarından en büyüğüdür insanın geriye dönük anlama kapasitesi. Bugün sonumuzu getiren de o hırs oldu desem yanlış olmaz herhalde. Fakat yine de kimse tam olarak kırılma noktası nerede başladı bilmiyor. Geçmişe yönelik ne kadar sağlam kayıtlarımız olsa da, hatta buna bir kayıt çöplüğü demek daha doğru olur, çöküş nerede ne zaman başladı kimse emin değil. Çok çeşitli fikirler mevcut. Sorunun kaynağını göstermek için 1500’lü yıllara kadar geriye giden de var, 2030 ila 2080 arası olduğunu iddia eden de.

 

Fakat yine de tüm bu hikayeyi size anlatmadan önce doğru dürüst bir tanışalım isterim. Ben Merih Egeli bugün, yani 8 mayıs 2223 yılının bir perşembe günü 213 yaşıma basıyorum. Dünyadaki tüm felaketlerden sonra hayatta kalabilen yaklaşık bir milyon insandan görece şanslı bir tanesiyim. Afrika kıtasında bulunan Atlas dağları tepelerinde kurulmuş Essem şehrinde küçük bir kulübede yaşıyorum. Ailemi daha sonra anlatırım. Şimdilik biraz şehrimden bahsedeyim. Essem dünyada kalan son birkaç şehirden bir tanesi. Adı umut anlamına geliyor. Zaten son zamanlarda insanlar umut satmaya çalışmaktan başka pek bir şey yapamaz oldular. Şehirleri de hep buna göre isimlendirdiler. Büyük felaketten kurtulanlar yavaş yavaş toplanmaya ve bir araya gelmeye başladıklarında şehirlere böyle isimler vermeyi uygun görmüşler. Bana sorarsanız biraz komik. Yani bir şehrin adını umut, ümit, hayal, olasılık ya da mümkün koymak daha uzun süre hayatta kalabileceğimiz anlamına gelmiyor. Bana sorarsanız kapitalist politik palavralara tutunan bir kaç korkak, geri kafalının propaganda malzemesinden başka birşey değil. Emin olun Umut’ta yaşıyorum derken içim umut falan dolmuyor.

 

Hatta gözümün içine baka baka utanmadan dalga geçiliyormuş gibi hissediyorum. Umutmuş! Onu dünyanın gözünü çıkarmadan önce düşünecektiniz! Pislikler!

 

Neyse konumuzdan sapmayayım şimdi, kişisel görüşlerim bekleyebilir, biraz daha vaktimiz var. Sanıyorum. Şimdiye kadar hesabını çoktan yapmışsınızdır diye tahmin etsem de, ben yine de yazayım. Sonuçta hala söz uçuyor yazı kalıyor ama artık o da yazılan milyarlarca şey arasında kayboluyor. Yine yaşlı bir adamın alışkanlıklarından işte. Ben 2010 yılının güzel ve güneşli bir gününde, o zamanlar Bodrum diye adlandırılan bir ilçede doğdum. İlçe dediysem, bakmayın o zaman nice şehirlere taş çıkartacak kadar büyük ve güzel bir yerdi. Deniz kenarında güzel, kalabalık, sanat ve müzik dolu bir yerdi memleketim. O zamanlar yılın bir döngüsü vardı. Bazı aylar hava ısınır, bazı aylarda serinlerdi. Elbette bir de geçiş dönemleri vardı. İlk ve son baharlar. Ben de bir bahar ayında doğmuşum. Annem hep bahar için fazla sıcak bir gündü diye anlatırdı doğduğum günü. Tabi o zaman hava nasıldı ya da mevsimler nasıl değişiyordu çocuk aklımla fark etmiyordum. Büyük akılların da çok fark ettiğini sanmıyorum. 

 

Üniversite yıllarıma doğru küresel ısınma diye niteledikleri şeyi hepimiz daha çok duyar olduk. Havanın gittikçe ne kadar sıcak ya da kış aylarında ne kadar soğuk olduğunu doğalgazlı ve klimalı evlerimizde ya çok fark etmiyorduk ya da hızla uyum sağlıyorduk, tam emin değilim. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım Bodrum’da deniz kenarlarında oynayarak geçtiği için de çok anlamamış olabilirim. Ama yine de çok net hatırladığım şeyler elbette var. O, çok güler yüzlü ve mutlu aile ortamının her geçen gün ne kadar değiştiğini hatırlıyorum mesela. Sokakta insanların artık daha kızgın ve daha mutsuz olduğunu, paranın gittikçe azalan birşey olduğunu hatırlıyorum. Neyse kişisel tarihimi anlatmak için burada değilim. Şimdilik.

 

Berbat bir eğitim sisteminde görece başarılı, arkasında da ailesinin desteği olabilen şanslı çocuklardan biri olarak üniversiteye başladım. Elbette o zamanlar hepimiz bilgisayar okuyorduk, okumayı istiyorduk. Geleceğin teknolojide yattığına adımızı bildiğimizden daha emindik. Sonuçta artık herşey bir parmak izi veya retina tarama sistemi ile hallediliyordu. Yapay zeka dört bir yanımızı sarmıştı, sosyal medya denen şeyin içinde birer kimlik olarak varolmaya çalışıyorduk. Yani görüyorsunuz ya herşeyimiz teknolojiydi. Tuvaletlerimiz bile. Sağlık taramalarını bile kanalizasyonlar yapıyordu. Kendimize ne çok güveniyorduk; dünyayı ele geçirmek bir tık uzağımızdaydı. 

 

Tüm yumurtalarını tek sepete koyma lafı daha önceden mi sözlükten silindi, yoksa o zamanlar bizler mi unuttuk bilmiyorum. Ama çok büyük hatalar yaptığımız aşikar. Hepimizin. Görüyorsunuz ya, o zamanlar dünyanın sonu üzerine yazmak, çizmek, film çekmek hatta tiyatro yapmak bile çok modaydı. Maya takvimine göre üretilen teoriler, dünyaya çarpacak göktaşları, depremler, seller, virüsler, bakteriler hatta uzaylılar üzerine yazmak ve izlemek çok modaydı. Yıllarca da sürdü bu akım. Sanırım özünde hepimiz alttan alta gelen değişimi bir şekilde hissediyor ve ölesiye korkuyorduk. Dünya tek yuvamızdı ve ona birşey olursa ne yaparız hiç bilmiyorduk. Ama dünyanın sonu fikri hep ortadaydı. Bir şekilde o sonu bekliyorduk, gardımızı almak için de elimizden geleni  yapıyorduk. (!) Daha doğrusu sanıyorduk, sandıklarımıza da inanıyorduk. 

 

İnsan sanayi/teknoloji çağının başlamasıyla, ki bana sorarsanız bu elektriğin bulunmasına denk gelir, (başka fikirler de var tabi) bir özgüven patlaması yaşadı. Bu döneme yani 1700 ila 1900’lere dair kayıtlar çok net olmasa da; şu kadarı açık; öncesinde insan doğa ana ile kendini bu gezegende bir anlamda eş paylaşımcı sayarken, sanayi devrimi sonrası bir anda üstün olmaya karar verdi. Üstün olursa eğer, elde edeceği çok şey olduğuna inandı. Elbette nüfus artışı ile değişen politik sistemler; sınıfsal yapıları doğurdu. Ve kaçınılmaz olarak her grup, ister kiliseye, ister sultana, isterse de kabile büyüğüne karşı olsun daha çok güç istedi. Belki de daha doğru söylemi, güçten pay istedi demek olacak. Çünkü gücü bir şekilde eline geçiren her kesim, fark etti ki astın olacak birileri olmadan güçlü olmak mümkün değildi. Sanıyorum bu noktada ast olmaya yani altta kalmaya şimdilik karşı koymayan tek taraf doğa idi. Ya da belki de o günlerde doğa karşı koyuyorsa bile, bunu yeterince anlayacak kapasitede kimse yoktu. Ve insan böyle başladı doğanın düzeni ve dengesi üzerindeki güç oyununa.  

 

Bugünden bakınca işin en aptalca yanı kendini bu kadar akıllı gören insanın; akıllı teknolojiler yaratan, uçan ya da yüzen metalleri icad edebilen, havadan dilediği her yere sinyal/görüntü gönderebilen, uzaya çıkabilen, yerçekimine karşı koyabilen, milyarlarca bilgiyi bir küçük nano kumaşına saklayabilen insanın, bu kadar dar görüşlü olması. Bazen aklım gerçekten almıyor. Babamın en büyük lafıydı, kusura bakmayın biraz kaba olacak ama yediğin kaba sıçıp, nasıl temiz kalmasını beklersin ki! Yani özünde denklem bu kadar basitti işte. İnsan yüzyıllarca kendi ürettiği, hayali, basit bir kağıttan daha fazla anlam ifade etmeyen bir şeyle yediği kabı kirletti.  Parayla. Ve maalesef temizleyebilecek hiçbir şey üretemedi. İşte benim hem kısa hem de çok uzun hayat hikayemin özeti budur. Şu an hayatta kalmaya didinen bir avuç insan olarak hepimiz bunun içinde boğulmamaya çalışıyoruz.

 

Günlerin Sonu - Mektup 2 / Ignorismus

Günlerin Sonu - Mektup 2 / Ignorismus