İçerik

İzmir Hesaplaşmaları

İzmir Hesaplaşmaları

Son zamanların ünlü yazarı Yuval Noah Hariri’yi okuyanlar mutlaka dikkat etmiştir. Hariri, aynı uyuşturucu veya sigara gibi güç ve kârın da bir bağımlılık olduğunu ve dolayısıyla patolojik bir davranış biçimi olduğunu anlatır. Biz kendi günlük dilimizde bu durumu biraz da masum gösterme çabası ile koltuk sevdası diye betimlemişiz. Sevgiyi bağımlılık ile karıştırmak ne yazık, belki de bu coğrafya da bu bağılılığın bulaşmadığı siyasetçi kalmamasındadır!

Efendim İzmir ile ilgili yaşanan belediye başkanlığı adaylık krizi hepimizin gözleri önünde her geçen gün daha da çirkinleşerek ilerliyor. Bir İzmirli olarak kendimi freni patlamış, yokuş aşağıya gittikçe hızlanarak inen, bir kamyon kasasındaymış gibi dehşete düşmüş hissediyorum. Üstelik kolay ve acısız bir kurtuluş umudu da ne yazık ki göremiyorum. 

Mutlaka hatırlayanlarınız vardır, biz küçükken okullarda her bölgeyi ve şehri orada yerel üretimi yapılan mallara göre öğrenir, yerli malı haftası ile bu üretim biçimini kutlardık. Zamanla hem ülke hem dünya değişti elbette, yerel üretimin de yerini vahşi kapitalizme yenik düşen bakkalların elinden süpermarketler aldı. Artık her aradığımız meyveyi sebzeyi üretim zamanı gibi bir kısıtlamaya bağlanmadan süpermarket raflarında kolayca bulur olduk. Zaten tarım alanlarının yerini de yeni yeni kurulan şehirler ya da obezleşen mega şehirler aldı. 

Hem küreselleşme hem de hızını iyice arttıran kapitalizm ile yerel siyaset dediğimiz konsept de değişti. Artık şehir ve çevre ilçe ya da köylerin yerelde siyasete bakışı, üretimi nasıl desteklediği değil; yollar, hastaneler veya binalar üzerinden yapılır oldu. Binalar derken bunun içinde en büyük Adalet Sarayını yaparsa, en çok adaleti getireceği gibi bir anlayışı yaratan zihniyetten bahsediyorum. Daha büyük bina, daha çok personel, daha geniş alan ihtiyacı sanki daha çok adaletsiz durum ve daha çok adalet arama uğraşını anlatmıyormuş gibi! Ya da daha büyük hatta devasa hastanelerin yapılması, aslında hastalıkların ne kadar arttığını anlatmıyormuş gibi!

İşte İzmir için de yaşanan krizin temelinde de bu yatıyor. Yanlış anlaşılmasın İzmir de aynı Türkiye’nin diğer tüm büyük şehirleri gibi rantçılık anlayışına yenilmiş durumda, sadece henüz İstanbul’a ya da Ankara’ya nazaran rantın aslan payı bitmedi. 

Koltuğundan vazgeçmeme derdine düşen köklenmiş yerel yönetimin derdi de bu aslan payı gelecekte paylaşılırken ki, ne yazık ki ülkedeki yönetim anlayışı kökten değişmediği sürece paylaşılacak, payına düşecek parsayı alabilmek. Bu yönetimin aynı şımarık bir çocuğun kapıldığı öfke nöbetleri gibi bağırıp, çağırıp tepinmesi de buradan geliyor. Rant paylaşımında söz hakkını koruyabilmek için!

Ege Üniversitesini yerinden ederek kentin göbeğinde devasa bir arsayı ranta açma planı, kentin en kıymetli arsalarında bulunan hastaneleri şehir hastanelerine taşıma planı, tarihi İzmir Elektrik Fabrikasını satma planı bunların sadece şimdilik duyulanlarından bir kaçı. Elbette şehrin kalbine saplanmış hançer gibi duran çirkinlik abidesi devasa binaların, aleyhte yürütülen tüm davalara rağmen alabildiği ilçe belediye izinleri de işin cabası. Hatta bütün İzmirlilerin sinirden ellerinin titremesine sebep olacak şekilde, mahkeme iptal kararına karşı belediye adına konuşabilme cüretini gösteren şirket sahiplerini de unutmamak gerekiyor. 

Elbette ranttan yana duran hiç bir yönetimin ne işçi sendikaları ne meslek örgütleri ile de iyi geçinmesini bekleyemiyor insan. Ancak en azından kendi teşkilatı içerisinde bu kadar istenmezken, bir önceki seçimde sekiz ilçenin kaybedilmesine sebep olmuşken ve en son İzban grevi konusunda bu kadar çirkin, haksız, insanlıktan uzak ve başarısız bir yönetim sergilemişken; en azından onuruyla çekilebilmesini bekliyor insan. Belli ki o da bizim hatamız!

Elbette bir diğer açıdan yerel siyaset, yerelde başlamadığı gibi orada bitmiyor da. Yerel siyasetçiler belirlenirken o şehrin yaşayanlarına basit bir anket yaparak bile sorma lütfunu göstermeyen parti genel merkezlerinden başlıyor, genel merkezin kendi koltuk kaygısına kadar erişiyor. Teşkilatta benden güçlü kimse olmamalı ile ilerliyor, birazcık talep gören umut veren biri varsa ilk önce onun ayağını kaydırarak devam ediyor. Herkes ilk önce birbirinin kuyusunu kazıyor bir adım öne geçmek için, mesele önce adaylığı sonrasında da başkanlığı elde etmek! Çünkü güç bağımlılığı tam olarak böyle işliyor. Özellikle yeni sistem ile gücünü yitiren mecliste, herhangi bir güç hissedemeyen milletvekillerinin doymak bilmeden yerel siyasete göz dikmeleri de buradan geliyor. 

Neyse ki bir de tüm bu çirkinliklerin karşısında hala yılmadan ayakta durabilen, samimiyeti, çalışkanlığı, çok çeşitli başarıları, vizyoner aklı, bilgisi, sorumluluk anlayışı, güler yüzü, beyfendiliği ve en önemlisi adalet ruhu ile hepimize umut veren birisi de var: Tunç Soyer. 

Kendisi son mesajlarından birinde yazmıştı, daha iyi anlatabileceğimi sanmıyorum: Aşkla İzmir!

Bu şehre, koltuğunu değil şehrini aşkla sevecek birisi gerekiyor…

Gerçi bu tüm ülkeye gerekiyor ama bu da bir başlangıçtır. 

Yol açın, gölge de etmeyin daha fazla efendiler!!!

Yarım Hava

Yarım Hava

Hak Etmek ile Had Bilmek Arasında

Hak Etmek ile Had Bilmek Arasında