İçerik

Yarım Hava

Yarım Hava

Siyaset okurken her öğrencinin zorunlu aldığı derslerden biri Politikaya Giriş’dir. Tahmin edeceğiniz gibi dersin amacı politika dediğimiz koca yelpazenin altına temelde nelerin girdiğini öğretmektedir.  Ders genellikle devasa bir lanet soru ile açılır; “politika nedir?” 


Hangi açıdan cevap verirseniz verin, asla tam doğru ya da herkesin üzerinde anlaştığı bir cevap bulamayacaksınızdır. Örneğin cevap olarak politikayı, devlet/hükümet kurumunun işleyişi ile bir tutabilirsiniz. Ama bir diğer taraf çıkıp asıl politikanın, o kurumların oluşum/ortaya çıkış biçimlerinin olduğunu söyleyecektir. Bu arada salonun diğer tarafından bir başkası çıkacak ve birey ile devletin ilişki biçiminin politika nedir sorusuna en iyi cevap olduğunu söyleyecektir. Ve bunlar en iyi ihtimalle ilk beş dakika içinde ortaya çıkan cevaplar/tartışmalar olacaktır.


İkinci ana konu insanın bugüne kadar ürettiği politik organizasyon yapılarıdır. Bunlar ulus-devletten tutun, krallıklara, beyliklere, imparatorluklara kadar çok çeşitli örnekleri tarih boyunca bulunabilecek yapılanmalardır. Bu yapıları da otorite anlayışı, çatışma kültürü ve kimlik yapısı açısından incelersiniz ki, bu genelde oluşturulan organizasyonel/yapısal kimlik ile kurumsal biçimlendirmeye göre değişir. Ulus devletin yarattığı, ulusal kimlik gibi. 


Üçüncü ana konu vatandaş ile devletin ilişkisine bakar. Örneğin birey yönetim sürecine ne kadar dahildir, söz sahibidir veya kendisini yöneten kurumlarda dahil olabilme/rol alabilme potansiyeli nedir gibi. Örneğin hem faşist sistemlerde hem demokratik sistemlerde seçim yapılır ama ikisindeki vatandaş-devlet ilişkisi farklıdır. 


Tam bunları birazcık anladım derken daha da lanet bir soru düşer ortama; ekonomi. Klasik tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan sorusuna benzer biçimde, birilerinin aklınızla oynadığını düşünme noktasına gelirsiniz. Ancak para ya da değer yönetimi de politik yelpazenin ara ara içinde ara ara dışında kalan bir olgu olarak yer bulur kendine. Örneğin "bırakınız yapsınlar” fikri üzerine kurulu liberal teori, devletin piyasa/özel mülkiyet üzerinde kontrolü olmaması/minimal olması gerektiğini savunur. Buna karşın komünist ideoloji ise kısaca özel mülkiyeti red eder ve bütün değer yaratan araçların kontrolünü devlete vermek gerektiğini savunur. Bir de tam ters açıdan, zenginlerin politik gücü satın aldığını da düşünebilirsiniz. Trump mesela çok şahane bir örnek olacaktır. 


Buraya kadar kafanız tamamen karışmadan gelebildiyseniz, bravo, Politikaya Giriş dersinden başarı ile geçebileceksiniz demektir. Elbette her bilim dalında olduğu gibi henüz sadece işin alfabesini öğrenmişsinizdir. Üzerine eklenen her yıl, soru ve sorunlar daha da karmaşıklaşacak ve zaman zaman “benim ne işim var burada” diye düşünmekten kendinizi alamayacaksınız. Ancak oldu da siz de başarı ile üzerinize düşen eğitimi tamamladıysanız, hiç bir şeyiniz olmasa bile siyasete dair fena olmayan bir fikriniz olacak. Hatta belki yaşadığınız dünyanın nasıl olması gerektiğine dair kişisel görüşleriniz neden ve sonuç ilişkilerine bağlı olarak kurulmuş olacak ve siz de görüşlerinizin arkasında durabilecek yeterli bilimsel bilgiye sahip olacaksınız. 

Örneğin ben sosyalistim, anarşistim, faşistim ve benzeri görüşlerinizi, neden diğerleri içinden onu seçtiğinizi anlatabilecek kadar iyi bileceksiniz. Ki işin ilginç yanlarından biri bana sorarsanız burada başlıyor. 

Ne zaman aynı alt yapıdan gelen arkadaşlarımla sohbet etsem, tek bir görüşten ziyade hepsini anladığımı ama o konuda idealist ya da realist olduğumu söylerken buluyorum kendimi. Diğer siyaset bilimci arkadaşlarımın da benzer cevaplar verdiği gözümden kaçmıyor. Tabi bu alanda dirsek çürüten bir çok insan hem Tarihin Sonu tezinin yanlışlandığını hem de Medeniyetler Çatışmasının ticaret savaşlarına evrildiğine şahit oluyor. Dolayısıyla artık 1900’lerin ikinci yarısındaki gibi sağcıyım solcuyum kadar basit işlemiyor siyaset. 

Hatta daha da ileri giderek, sanayileşme ile başlayıp, vahşi kapitalist düzende insanın doymak bilmez para hırsı ile sebep olduğu küresel ısınma da artık büyük bir etken politik yelpazenin altında. İnsan yegane evini yaşayamaz hale getirmek üzereyken, düşünmeden yapamıyorum; biz acaba politikayı tamamen yanlış mı anladık?

Bu arada dönüp bakıyorum arkadaşlarımın sosyal medyadaki siyaset eksenli paylaşımlarına, yani bilmesem diyeceğim ki, siyasetin s’sinden anlamıyor. Bir Türkiye Komünist Partisinin paylaşımını beğenmiş, bir sonra Liberal Demokrat Partinin. Sonra kendi beğenilerime bakıyorum şaka gibi, Erkan Baş’ı ne kadar beğenmişsem Cem Toker’i de o kadar beğenmişim. Yani dışarıdan ülkeyi doğru dürüst bilmeyen biri baksa ve benim siyaset bilimci olduğumu görse; bu uçurum karşısında kaldır o diplomalarını çöpe at der. O kadar net! İnsan hem liberal hem komünist fikirleri aynı anda beğenebilir mi, görülmüş şey mi! Merkez siyaset bizi bu kadar mı zorluyor, bu kadar mı çarkın dışına savuruyor!


İşte ülkenin suyundan herhalde deyip sineye çekiyorum.


Sonra yerel seçim için açıklanan adaylara bakıyorum. İzmir Büyükşehir için istediğimiz adayı elde etmekle beraber, diyetini ne kadar ağır ödediğimizi görüyorum. Ne İstanbul, ne Ankara ne diğer şehirler farklı değil. Rant ve koltuk kavgalarının belli ki hangi kuruma giderseniz gidin hiç sonu yok! Bilimin zerre kadar değeri yok. Politikayı gündem takip etmek, ağzı laf yapmak ya da proje üretmek kadar basit sanan bir akın var.


O arada aklıma doktorlarla, hacamatçıların karşı karşıya getirilmesi geliyor. Nasıl da şevkle savunulmuştu hacamatçılar, üstelik doktorlara karşı…


İnanın elimde değil düşündükçe bir gülme geliyor…


Asfalyalar Atmasın

Asfalyalar Atmasın

İzmir Hesaplaşmaları

İzmir Hesaplaşmaları