İçerik

Yaş Otuz Beş

Yaş Otuz Beş

 

Beklenti zordur, çoğunlukla da karşılanamaz; doğası budur sanırım. Henüz kimse aklımızı okuyamıyor. Hele benim mükemmelliyetçi aklımı devreye sokunca; öff çevreme tam bir kabus olsam gerek. O yüzden bu sene, doğum günü hediyemi kendi kendime yazıyorum. Olur da önümde yıllarım olursa; dönüp dönüp okuyayım, bana ders olsun diye.

 

Bu sebeple, dilimlenen bir pasta ile üç beş mum (hayır kesinlike daha fazla değil!) hesabı sayarsanız KareTekerleğimin yoldaşları; buyurunuz...

 

...

 

Yaş otuz beş yolun yarısı “diyollaa”. 

 

“Kimse kusura bakmasın” bu yeni Türkiye’nin cümlesi. Bugüne kadar ben pek haz etmezdim. En çok dile getiren zattan olsa gerek. Fakat inanır mısınız; kendisi yeni favorim. Kimse kusura bakmasın, ne yarısı!!

 

Otuz beşe, öff ne lanet rakam; böyle söylerken bayağı ağız dolusu hissettiriyor, neyse. Otuz beşe girmeme on gün kala yazmaya başladım bu satırları, ne zaman tamamlarım meçhul. Nedendir bilmem içimde bir hesaplaşma isteği var. Öyle geri dönüp hayatıma bakıp neleri yaptım, neleri başaramadım falan gibi değil. Daha çok insanlarımı değerlendirmek gibi. Cebime kaç dost toplamışım, yolda kimleri düşürmüş, kimlerden vazgeçmişim ya da arkamda bırakmak zorunda kalmışım. Şu koca dünyadaki küçücük bahçeme neleri ekmiş, neleri toplamışım gibi bir hesaplaşma. Çünkü içimin bir yerinde hissediyorum ki; çiçeklerimin bazısı solgun, ağaçlarımın bir kısmı nadasta, toprağım biraz yorgun gibi. Ve her aklı başına varmış yetişkinin(!) yapmak isteyeceği gibi güzelleştirmek istiyorum bahçemi. Belki sadece daha sade, daha yeşil ya da daha süslü bilmiyorum. Belki de deniz kenarına taşınmak istiyor bahçem ya da başka diyarlara, gerçekten bilmiyorum. Üst katlara bile olabilir kim bilir. Ama hayattaki her şey gibi bunun da üzerine çalışmak gerekiyor anlaşılan. 

 

İlk “lanet olsun galiba büyüdüm” dediğimde üniversitedeydim ve buz gibi lanet olası bir gün geçiriyordum. Kar yağıyordu, sabah defalarca ettiğim telefonda; o süper zor sınavın inatla iptal olmadığını söylemişti öğrenci işleri ve ben her sorumlu yetişkinin yapacağı gibi kalkıp bin bir zorlukla lapa lapa kar altında, dehşet verici bir trafikte okula gittim. Gittiğim gibi de ulaşamayan çoğunluk sebebi ile sınavın iptal olduğunu öğrendim. Kar daha çok yağmaya başlamıştı. Sıcacık evimden çıkıp, yol tepmiş, sorumlu davrandığımı sanmıştım. Karşı tarafın sorumluluğu daha ağır bastı. Ben öğrendim. Hayat sana hiç bir şey yükümlü değil! Ben de n’apayım gerisin geri döneyim dedim. Ne mümkün! 

 

Hayatımda kendi başıma en çok eğlendiğim günlerdendir. Çok insan bilmez. Yokuş aşağı, lapa lapa kar altında, bir İzmir’li olarak İstanbul sokaklarında yürümek başlı başına bir imtihandır. Saatler sonra eve vardığımda hala ıslanmayan bir kaç şeyim vardı. Ojelerim ve rujum diye kısa bir liste olabilir bu! Yoo, karlı kaldırımlarda kaç kere düştüğüm gibi spekülasyonlara girmeyelim lütfen. O gün dönüş telaşını paylaştığım bir kaç arkadaşım da vardı. Her birimiz sağlam kaldık o kardan, ama yetişkinlik hepimize iyi gelmedi. İlk kaybettiklerimden sayılır bazıları. Hayatına son vermek bir seçim midir? Korkuyu ve acıyı bir kenara bırakarak, tercihlere saygı duyabilir mi insan? Yolun yarısında, yine kimse kusura bakmasın bir cevabım yok. Ama yemin ediyorum, deniyorum. 

 

Yıllar içinde çeşitli nedenlerle hayatımdan gidenler de oldu. Bu beni büyüttü mü yoksa çocuk kalmaya mı itti bilmiyorum. Yani yetişkinler dünyası berbat sonuçta! Haksız mıyım? Bir kere; en sevdiklerin yoruluyor gözlerinin önünde! Bir de o ayna! Hele o şerefsiz yok mu? Kırışıklıklarını, yılların ederini ilk önce kendi gözün görüyor. Görsün hiç sorun değil ama ya bakıp görmediklerin? İçeride olup bitenler. Zamanın kemirdikleri... Elim yazmaya, dilim söylemeye varmıyor.

 

Sonra aklıma geliyor, sudan sebeplerle çekip gidenler, işi düşünce dönenler. Hayat koşuşturmacası diyorlar adına. Herkes kendinden sorumlu değil mi? Ama yalnız kalarak, ne kadarız biz? Çoğalacağımız yerde eksiliyoruz, eksildiğimiz yerde soluyoruz. Ne yazık, hep böyle. Üstelik bunu yolun yarısında anlayan pek az. Meşgul olmakla çok meşgul onlar çünkü. Nefes aldığımız anların çok sıradan ve sayılı olduğunu unutuyorlar.  Elbet bende sütten çıkmış ak kaşık değilim, sık sık hata yapıyorum. Ama kimse kusura bakmasın, ne yarısı kardeşim? Hangi garantiden bahsediyorsun?

 

Eskiden oynadığımız atari oyunları geliyor aklıma, ekranın üst köşesinde bir can haznen olurdu; yediğin darbe ile azalır, yendiğin düşmanla sıradaki hedef için yeniden tamamlanırdı. Bir de ilk yardım paketleri vardı, arada oyunda önüne düşer, taraflardan ilk kapana kalırdı. Son yıllarda fark ettim; bizi nasıl da kandırmışlar! Her yeni düşmanla yenilenmiyor o yaşam enerjisi, gittikçe zayıflıyorsun arkadaş. Öyle jeton attıkça da hakkın artmıyor. Gerçek jetonları da parayla satın alamıyorsun zaten. İşte sanırım bunu anlamanın adı büyümek, yetişkin olmak. Kimse kusuruma bakmasın; sanki büyümekte önemli bir b.k var gibi!!!

 

Elbette iyi şeyler de oluyor. İç huzuruma yaklaşmış gibiyim, hani elimi uzatsam tutacağım hissi. Yok yaw ne tutması, o şerefsiz en utangacı, kaçtıkça kaçıyor. 130’u falan bulmak lazım sanırım onun hazret-i hazzına varmak için. Hani diş fırçalamak gibi; yapıyorsun yapıyorsun yetmiyor! Gerçi dişlerime bakıyorum sonra aynada; neredeyse hepsi yapma; yok estetik kaygılardan değil. Gıcırdata gıcırdata bilemekten. Bak bir başka noktaydı bu da büyüdüğüm. Gün içindeki kızgınlıklarını gece, aynı bir köpek gibi hırlayıp diş göstererek atıyorsun demişti sevgili doktorum. Arkadaş inansam bir türlü, inanmasam bana yazık. Elbette kolayı seçtim inanmadım ve kendi saygın varlığını bir daha hiç görmedim. Hala gıcırdatıyorum!

 

O zamanlar bir dostum vardı. Hallederiz yaw, diyorduk. En büyük söylemimizdi. Önümüze ne gelse, hallederiz diye düşünüyorduk, gülüyorduk, gücümüze inanıyorduk. Ben hala her gün o güce inanmak için uğraşıyorum, çaba harcıyorum. O dostumu ise uzun, çok uzun zamandır görmedim. Bazen tercihlere saygı duymayı öyle ya da böyle öğreniyor, öğretiliyor insan galiba. Gidişlerin tarzı gerçekten çok da fark ediyor mu? Bu yaşımda bilmiyorum bak. Ölerek ya da terk ederek?

 

Olafur Arnalds dinliyorum, yaşıma iyi geliyor. Hmm, uzun yıllardır yaşıma iyi geliyor kendisi. Derlerdi; iyi müziği öğrenmek zaman alır. Kusura bakmasınlar. Müziğin beni korkuttuğu kadar hiç bir şey korkutmuyor. Ya o en iyiyi duyamadan...

 

Neyse şu dünyada izleyecek, dinleyecek, okuyacak o kadar çok şey var ki! Off daha yazacağım çok şey de var. Ama şimdilik yaş otuz püsür olmuş kısmı burada kalsın. Onu daha yazmayayım. Kendisi ile kırklarda görüşürüz. Hem nefes aldığım yılların sayısının ne önemi var ki; sonuçta bütün mesele onları değerinde alabilmem, oksijenimi anlamlı kullanabilmem değil mi? Yani dünya öyle ya da böyle dönmeye devam ediyor. Pis!

 

Haa yazmak kısmı ile ilgili merak eden varsa; ilk kitap bitti!!! 

 

“Stay tuned!!!” diyerek karetekerleğimde bir rezillik ile yazıyı sonlandırayım.. 

 

“Pehhh ingilizce de biliyormuş, hem zaten yaşlı!!” 

 

Gözlerinizden öperim.

 

Bir daha söylemeyi de görev sayıyorum; kimse kusura bakmasın, yolun yarısı diyen b.k yemiş arkadaş! Hatırlayan, unutan, gören görmeyen, umursayan umursamayanlara; tebrikleri ve iyi dilekleri ile günüme güç kattıkları için herkese teşekkür ederim. Ben de sizi çok seviyorum.

 

 

O Benim

O Benim

Unutulmuş Yemin Gibi

Unutulmuş Yemin Gibi