İçerik

Unutulmuş Yemin Gibi

Unutulmuş Yemin Gibi

Aşk, çiçek çocuklarındaymış, hipilerin dumanlı kafalarında, hayalleri anlatan şarkılarındaymış. Daha iyi bir dünya “eğer sen de hayal edersen mümkün” inançlarındaymış. 

 

Eskinin dantel eldivenlerinde, açık hava sinema salonlarında karanlıkta gizlice tutuşulan ellerde, ayda bir kere içilebilen gazozlarda, pastane limonatalarındaymış.

 

Postacının bisiklet ziliymiş hatta özenle saklanan posta pullarıymış aşk. Yılda bir kere bile olsa mutlaka gelen el yazısı mektuplarda, yare adanan acemi özeniyle bezeli bir kaç mısralık şiirlerdeymiş.

 

Aşk, su bardakları altına dantel ile süslenmiş tabaklardaymış. Kalpaklarda, melon şapkalardaymış. Mutlaka açılan ve hanımefendilerin geçmeleri için açık tutulan kapılardaymış. 

 

Aşk özel olarak dikilen yatak örtülerinde, yıllarca el emeği ile uğraşılarak içi doldurulan çeyiz sandıklarındaymış. Son nesillerin adını bile yanlış anlayacağı kolalı gömlek yakalarında, yamalı pantolonlarında, ters çevrilip yeniden dikilen kollarındaymış.

 

Aşk ailecek özel olarak hazırlanıp çektirilen ve evin baş köşesinde yerini alan o tek ve çok değerli fotoğraf karesindeymiş. Her ne kadar suratlar asık olsa da.

 

Aşk bir tren garında tek başına kara trenin; yani aslında özlemle beklenen kişinin olur da bu trene binmiştir umudu ile bihaber yolunu gözlemekmiş.    

 

Bir zamanlar.

 

Şimdilerde kapitalizm herşey gibi aşkı da himayesine aldı. Artık aşklar mercedeslerin parlak metalik boyalı ama açılmayan kapılarında. Yol verilmez alınır zihniyetiyle, yol arkadaşının tedirginliğine aldırılmadan basılan gaz pedallarında. En fazla bir kaç saniyelik tahammül sınırlarında.

 

Kutu kutu üst üste kat be kat dizilmiş çok akıllı evlere sıkışmış insanların sarı-kara uyur uyanık anlaşılmayan robotik ses tonlarında aşk. Akşam işten eve gelir gelmez açılan binlerce kanallı yüksek çözünürlüklü içi boş televizyon kanallarına atılan bakışlarda. Gecelere hatta saatlere sıkıştırılan duygu tanımlamalarında, şehvetle aşkı karıştırıp servis eden şatafatlı şarap kadehlerinin tadında.

 

Aşk mikro dalga fırınlarda alüminyum paketler ile ısıtılan akşam yemeklerini paylaşarak yaşayıp giden çatallar, bıçaklarda. Akıllı telefonlardan akıllı aplikasyonlarla verilen hızlı hazır siparişlerin rengarenk torbalarında. Ben tokum sen ne istersen sipariş verelim cümle yapılı akşam yemeklerinde aşk.

 

Günün nasıl geçti diye nezaketen sorulan ama cevapları duyulmayan evlilik kazazedelerinin boşanma dosyalarındaki mürekkep ile farkı ayırt edilemeyen süslü mü süslü düğün davetiyelerinde aşk. Yalılar, saraylar, salonlar fark etmeksizin prenses kesimli Fransız dantelleri ile bezeli raf ömrü sınırlı “en mutlu gün” fotoğraf karelerinde. Bir de unutmadan pırlantanın katma değer vergisinde saklı bu aralar aşk. 

 

Bu yüzden daha da inanmıyorsam aşka, kimse kusura bakmasın. Keza mercedesler, süpersonik evler, pırlantalar ve de en önemlisi özensiz insanlar istese de aşkın hakkını veremiyor. Yaşama anlam katamıyor, değer de. Yine de inkar etmiyorum ara ara hala kokusunu aldığımı aşkın. Gezi’de mesela ağaçlara sarılan insanların gözünde, Cumhuriyet mitinglerinde sallanan bayrakların dalgalanışında, Adalet yürüyüşünün terli gömleklerinde, en çok da Yüksel caddesinde insan hakları heykelinin hüznünde duyuyorum aşkın kokusunu. Yine de hala inanamıyorsam, sık sık biber gazına boğulup yok edilmeye çalışılmasındandır herhalde...

 

Yaş Otuz Beş

Yaş Otuz Beş

İnsan İnsan

İnsan İnsan