İçerik

Rüşvet Nedir?

Rüşvet Nedir?

Amerikalı adliye muhabirleri Adam Klasfeld ve Katie Zavadski sağ olsunlar başladığından beri Zarrab davasını tabiri caizse dakika dakika takip ediyorum. Elbette Türkiye basınından da çok önemli isimler davayı takip ediyor ve bize bilgi iletiyorlar ancak onlar dava salonuna herhangi bir elektronik ekipman alamadıkları için bizleri sadece davaya verilen aralarda bilgilendirebiliyorlar. Davada bugün 6. güne; Zarrab’ın ifade vermesinde ise 5. güne girildi. Anlatılan ilişkiler, ticaret yapılanmaları ve sözü edilen maddi meblağlar gerçekten dehşet verici. Mahkemede anlatılanları, iddiaları öğrendikçe düşünmeden edemiyorum. 

 

Efendim, bu çarşamba dava süreci boyunca kafamın içinde dolanan tilkileri paylaşmak istiyorum.

 

Rüşvet nedir? Ne demektir?

 

Türk Dil Kurumu şöyle açıklamış; “Yaptırılmak istenen bir işte yasa dışı kolaylık ve çabukluk sağlanması için bir kimseye mal veya para olarak sağlanan çıkar”

 

Şimdi ben bu açıklamayı biraz daha genişletecek bir kaç soru sormak istiyorum.

 

Siz hiç trafikte kırmızı ışıkta geçiyor musunuz? Trafik sıkıştığında emniyet şeridini kullanıyor musunuz? Mesela sıkışık trafikte geçen ambulans arkasına takılmaya çalışıyor musunuz? Diyelim ki uzun bir kuyruk beklemeniz gerekiyor, o kuyruğu herhangi bir şekilde baypas etmeye çalışıyor musunuz? Örneğin kalabalık sıkış tepiş bir devlet dairesine işiniz düştü; eliniz dolu mu boş mu gidiyorsunuz? Hastanelerde mesela, çevrenizde gördüğünüz tüm yaralılara ve hastalara rağmen sıranın ilk önce size verilmesi gerektiğini düşünüyor musunuz? Ya da okulda kopya çekebildiğiniz için hiç övündünüz mü? Hiç okulu asıp yoklama kağıdını da cebinize atıp kaçırdığınız hikayeleriniz var mı? 

 

 

Elbette daha binlerce benzer soru alt alta sıralanabilir. Ve eğer gerçekten dürüst olabilirsek, bu soruların neredeyse tamamına eminim ki bir çoğumuz “evet” cevabını verecek. Aslında bir okul anısını anlatırken, yani yetişkinlik yıllarından ergenlik yıllarına dönüp bakınca bir kopya macerası nasıl da basit ve eğlenceli geliyor değil mi? Fakat iş benzer soruları alt alta sıralamaya gelince, sizin de burnunuza o kötü koku gelmiyor mu?

 

Bizim gözümüz ne zamandan beri hakkımız olmayanda?

 

Küçük bir çocuğun gözünden dahi olsa; hak etmediğimiz notu almak için insan kandırmaya çalışma, bulunmadığımız yerde varlığımızı kanıtlamak için evrakta sahtecilik yapma nasıl basit ve eğlenceli bir anıya dönüşebilir? Biz ne zaman düzenbazlığı ‘zeka' olarak tanımlamaya başladık? Neden başladık? Daha da önemlisi kendimizi nasıl bunları yapmanın normal olduğuna ikna edebildik? Birilerinin bizi düzenbazlık yapmanın ‘normal’ olduğuna ikna edebilmesine nasıl izin verdik? Bugünlere nasıl geldik? Biz bugünlere gelinmesine nasıl izin verdik? Ahlaksızlığın yeni ahlak olmasına nasıl izin verdik? Ne zamandan beri izin veriyoruz?

 

Şimdi Zarrab davasına geri dönersek; çok yerde yazıldı çizildi ama ben de kısaca bir özet geçmek istiyorum. Fakat Zarrab’ın suçlandığı 2010’lu yıllara gelmeden önce neler olmuş ona da bir göz atmak gerektiği kanısındayım. O zaman işin ambargo kısmından başlayalım. 

 

İran’a karşı uygulanan ilk ambargo 1950’li yıllara kadar geriye gidiyor. Zamanın Başbakanı Musaddık; Irak petrollerini millileştirme ve İngilizlerin petrol üzerindeki kontrolünü kaldırma politikası güdüyor, böylece ilk ambargo İngiltere’den geliyor. Fakat yaklaşık iki yıl ömrü olan Musaddık iktidarı bir İngiliz-Amerikan ortak darbesi ile devriliyor. Bundan sonra 1979’a yani İran Devrimine kadar Amerika ile olan ilişkiler iyi gidiyor. Fakat devrimle beraber inşaa edilen İslami devlet tamamen batı dünyasından uzaklaşıyor. Bu noktadan sonra 1980’de Amerikan elçilik çalışanlarının rehin alınması ile kırılma yaşanıyor ve yıllar boyunca süren çok çeşitli ambargolar dönemi, rehine krizi ile başlıyor. İlk önce askeri mühimmat ambargosu geliyor fakat ardından ülkede iş yapan tüm Amerikalı petrol şirketleri de İran’ı terk ediyor. Aynı zamanda İran’ın Amerikan bankalarında bulunan paralarına da el konuyor. Ve gıda ile ilaç dışı tüm ihracat durduruluyor. Rehine krizi son bulduktan sonra ambargolar hafiflese de tamamen kaldırılmıyor. Seksenlerin ortalarına gelirken İran-Irak savaşı patlak veriyor ve savaşla beraber silah ve bazı kimyasal maddelere yeniden ambargo geliyor. Fakat bu arada Amerika’da Ronald Reagan dönemi başlıyor ve en önemli skandallardan olan Irangate patlıyor. Bu skandal ile bazı Amerikalı diplomatların ambargoya rağmen İran’a silah sattığı ortaya çıkıyor. Bu sebeple ambargo daha da sertleşiyor ve petrol alımı da yasaklar arasına ekleniyor. Doksanlı yıllar boyunca ambargolar Avrupa’dan ve Japonya’dan gelen eleştirilere rağmen devam ediyor. Fakat 2000’lere yaklaşırken ABD’de başa geçen Clinton’ın politikası ve  İran’da Hatemi’nin reform sözleri ile ambargolar yeniden gevşiyor. 2004’de İran’da yönetime geçen Ahmedinejad ve onun nükleer yanlısı ekonomik cihadist keskin politikaları ile ilişkiler yeniden bir kriz noktasına oturuyor. Nükleer silah ürettiği suçlaması ile kriz en üst noktaya taşınıyor ve 2006’da Birleşmiş Milletlerin 5 daimi üyesi ve Almanya’nın da desteği ile ambargo tüm üyeler tarafından tanıyor. 2015’e kadar geçen sürede ise Ahmedinejad’ın sert dış politikası ile ambargonun içeriği giderek genişliyor ve İran’ı ekonomik olarak oldukça zor bir duruma sokuyor. 2015’in yaz aylarında ise Birleşmiş Milletler ile yürütülen müzakereler sonuç veriyor ve anlaşmaya varılıyor.

 

Zarrab işte böyle bir sürecin ürünü. Şimdi bir açıdan yani, İran devleti açısından bakarsanız kendisini zor duruma sokan cezalardan kaçınma arayışında olması gözünüze mümkün görünebilir. Sonuçta devlet politikası olarak nükleer silah sahibi olmak gibi bir amaç konmuşsa eğer, buna ulaşmak için elinden geleni yapacaktır. (Elbette silahlanmanın hiç bir türlüsünü onaylamıyorum, dünya hiçbir zaman daha çok silahlanmakla güvenli bir yer haline gelmeyecek. Ancak elinde nükleer silahı bulunduran büyük abilere karşı, lig atlama arayışını göstermek istiyorum. Fakat  unutmayalım ki Soğuk Savaş döneminde detant(yumuşama) süreci; iki büyük gücün kıtalar arası menzilli nükleer füzeleri icat etmesi ile dengelenmesinden gelmişti) 

 

Burada Reza’nın iddia edildiği üzere istihbarat servisleri, devlet kurumları ya da petrol şirketleri için çalışıyor olması aslında hiç fark etmez. Reza cezadan kaçınmayı amaçlayan ve petrolünün karşılığında kazandığı paraya ulaşmaya çalışan bir devletin yan ürünüdür. Keza 2015’te bu yöntem ile aslında ne kadar çok kaybettiğini fark edip nükleer emelinden vazgeçerek daha kazançlı duruma geçeceğini gören İran, uluslararası camia ile pazarlığa oturmuştur. Anlaşma imzalandığı anda; Reza ve ortaklarının, kurdukları para çevirme sistemi ile beraber son kullanma tarihleri de geçmiştir. İran varılan uluslararası anlaşmadan sonra bu sistemi kuranları ve bu sistemden nemalananları da yargılayarak tabiri caizse ellerini yıkamıştır.

 

Peki biz de ne oldu? Reza neden Türk vatandaşı oldu?

 

Öncelikle hatırlayalım biz bir Birleşmiş Milletler üyesiyiz dolayısıyla alınan kararlar bizi bağlar. Yani Türkiye Devleti tarafı olduğu uluslararası hukuk gereği ambargoyu uygulamakla yükümlüdür. Zarrab mahkemede günlerdir aslında ambargoyu nasıl deldiğini ve kendine kimlerin ‘yardım’ ettiğini anlatıyor. Altın ve hayali gıda ticareti ile İran paralarını nasıl akladığını anlatıyor. Peki bu sistemin ambargoyu deldiğini kimse anlamıyor mu? Elbette ‘çeşitli kimseler’ çok iyi anlıyor ve bundan faydalanmakta hiç geri kalmıyor. Hatta iddia edilene göre hesap %50-50, yani kazanç eşit kırışılıyor. Diyebilirsiniz ki söylenen meblağlar dudak uçuklatıyor, gerçekten de aynen öyle ancak buz dağının görünen kısmı aslında çok küçük. Zarrab üzerinden dağıtıldığı iddia edilen bu meblağlar aslında yapılan bütün işlemlerin %4’ünü geçmiyor. Yani 100 liralık bir işlemin 4 lirası üzerinden rüşvet döngüsü işliyor. Varın delinen ambargonun büyüklüğünü siz düşünün.

 

Peki Zarrab bir Türk ve İran vatandaşı olarak neden/nasıl Amerika’da yargılanıyor? İfadesinde en çok dikkat çeken noktalardan birisi bence buydu. Genellikle Türk lirası ve Dubai dirhemi üzerinden işlem yapıyorlar ancak arada Euro kullandıkları da oluyor fakat ne zaman “hata edip” dolar kullanıyorlar; o zaman Amerikan bankacılık sistemine girerek ambargoyu bilfiil delme suçu işlemiş oluyorlar. Bu sebeple de Amerikan topraklarında yargılanmalarının önü açılmış oluyor. 

 

Son soru olarak da şunu soralım; bu yargılama bize karşı kurulmuş bir komplo mudur?

 

Uluslararası camia binbir çeşit oyunların oynandığı çok boyutlu bir denklem olmakla birlikte bu spesifik suç karşısında muhattap alınan, suçlamaların yöneltildiği hedef Türkiye Cumhuriyeti devleti değildir. İşin o kısmı kimi ‘çok zeki’ politikacılar tarafından üretilen tam manasıyla bir iç politika manevrasıdır. Daha önce bahsettiğim oy ve güç peşinde sürdürülüp duran ‘mazlum’ politikasının devamıdır. (Maalesef iç politikada güç toplamanın en kolay yolu hep bir dış düşman yaratmaktan geçiyor, nedense!)

 

Peki yine de "bütün bu çürümüş düzende suçlu kim?/ biz şimdi ne yapacağız?/ bu ülke nasıl kurtulacak?” diye sorma ihtiyacındaysanız eğer; izninizle şöyle cevaplamayı uygun buluyorum;

 

Siz hiç trafikte kırmızı ışıkta geçiyor musunuz? Trafik sıkıştığında emniyet şeridini kullanıyor musunuz? Mesela sıkışık trafikte geçen ambulans arkasına takılmaya çalışıyor musunuz? Diyelim ki uzun bir kuyruk beklemeniz gerekiyor, o kuyruğu herhangi bir şekilde baypas etmeye çalışıyor musunuz? Örneğin kalabalık sıkış tepiş bir devlet dairesine işiniz düştü; eliniz dolu mu boş mu gidiyorsunuz? Hastanelerde mesela, çevrenizde gördüğünüz tüm yaralılara ve hastalara rağmen sıranın ilk önce size verilmesi gerektiğini düşünüyor musunuz? Ya da okulda kopya çekebildiğiniz için hiç övündünüz mü? Hiç okulu asıp yoklama kağıdını da cebinize atıp kaçırdığınız hikayeleriniz var mı?

Kudüs Kimindir?

Kudüs Kimindir?

Bomba Var!

Bomba Var!