İçerik

İlham Olmakla Taraf Olmak Arasında

İlham Olmakla Taraf Olmak Arasında

Geçtiğimiz cuma günü yani 15 Mart’ta dünya tarihine geçecek ve geleceğimizi belirlemede rol oynayacak iki büyük olay yaşadık. Bir tanesi nefreti baz alıyordu, öbürü geleceği. Bir tanesi insan öldürmekten geçerken, öbürü insan hayatını korumak üzerine kuruluydu. Bir tanesi farklılıkları derinleştirmeyi amaçlarken, öbürü hiçbir farkımızın olmadığını haykırmaya çalışıyordu. 

Peki biz hangisine kulak verdik?

Cevabı ben yazmayayım ama neden birleştirici bir sese değer vermektense, nefret çığlıklarını daha çok duymaya eğilimliyiz ona bir fikir üreteyim. 

Popülist siyaset dediğimiz kocaman dünyanın temeli tarih boyunca üç ana noktaya oturur. Para, ırk ve din. İnsan yerleşik düzene geçtiğinde, ekip biçtiği ürünlerini çalacak düşmandı ilk korku. Sonrasında kurduğu yönetim düzenleri içinde ister din bazlı olsun, ister ırk, ister para (mali sistem), iktidara alternatif üreten her grup bir korku yarattı. Korku, nedeni fark etmeksizin topluluklara ilk ve en hızlı işleyen duygu oldu. Popülist siyaset anlayışı da tarih boyunca bu duyguyu kullanarak kitlelere hitap etti ya da onları harekete geçirebilme yetisine sahip oldu. 

Bugün adını medeniyetler çatışması olarak nitelediğimiz anlayış da tam bu yüzden aslında ne yeni ne de orijinal. Tarihte haçlı seferleri adı altında geçen döneme baktığımızda da bize çok benzer veriler gösteriyor. Büyük gücünü kaybetmemeye oynayan bir kilise yönetimi ile ait olma, parçası olma duygusunun içine savrulmuş kitleler yazmış bu tarihi. Bir insanın, bir grubun hadi skalayı daha da büyütelim bir toplumun tercih ettiği inancına, diğer toplumlar, gruplar ya da insanlar neden tehdit oluşturur bir düşünelim. Ve mümkünse şuradan başlayalım; inanca mı tehdittir bu farklılıkların varlığı yoksa iktidar yetisine mi? 

Örneğin ticaret kabiliyeti ile palazlanan burjuva sınıfını ele alalım. Ekonomik olarak güçlenen ama siyaseten serflerle aynı seviyede kalmaya mecbur bırakılan bir grup ne yapar? En basit mantık onların da siyaseten güç elde etmeye çalışacağı sonucunu çıkarır ki, tarihin bize gösterdiği de budur. Bir başka örnek olarak, Aryan diye tabir ettiğimiz “ırk”ın diğer homo sapienslerden daha üstün olduğu bu yüzden daha fazlasını istemeye hakkı olduğunu önermeye başladığınızda ne olur? Aryan’a dahil olduğunu düşünen kişi bu önermeyi satın alır. Neden? Çünkü artık ayrıcalıklılar arasına katılmaya uygundur. Artık sıradan olma, tehdit edilme korkusunun önüne bir set çekilmiştir. Çünkü ayrıcalıklılar her zaman korunurlar. 

Peki buradan kapitalist düzene gelirsek, ne sonuçlar elde edebiliriz? Örneğin işveren cinayetleri diye bir kavramı daha önce duymadığımız olabilir mi? Ki hepimiz işçi cinayetleri kavramını defalarca duymuşken! Kapitalist düzende zengindir ayrıcalıklı olan ve bir anlamda korkudan uzak bir diyarı satın alabilen.

Peki 15 Mart’ta ne değişti?

Aslında hiç bir şey!  Çünkü bir korkunç eylem bize hala korkuyu satın almamızı öğütlüyor. Satın almak derken lütfen yanlış anlaşılmasın, biz kapitalist sistem dahilinde ilk önce bilgiyi satın alıyoruz. Bu eylemin dehşet verici doğasını ve doğurabileceği sonuçları değiştirmiyor. Söylemim eylem odaklı olmaktan ziyade fikir odaklı o yüzden. Bir fikri satın alıyoruz. Kapitalist düzen dünyanın her yerinde yaşayan insanlara, ilk önce bir korku satıyor ardından da o korkuya karşı yapılabilecek savunmayı. Camide öldürülebiliriz, Kilisede öldürülebiliriz, Sinagogda öldürülebiliriz yani sırf inançlarımız uğruna öldürülebiliriz. İyi de neden farklılıklar tehdit oluşturuyor?

O zaman asıl soruyu soralım. Farklılıklar gerçekten tehdit oluşturuyor mu?

Buradan gelelim tarihe geçecek ikinci eyleme. Greta Thunberg hepimizi, özellikle yaştaşlarını küresel ısınmaya karşı global bir eylem yapmaya davet etmişti. Ve demişti ki bugünün 50-80 yaş aralığındaki siyasetçileri “benim 15 yaş halimin” geleceğini düşünmüyor. Kendi kısa vadeli çıkarları söz konusu olduğu için düşünmekten kaçınıyor. Ve Thunberg dünya çocuklarının, tek kelime ile muhteşem diyebileceğim sloganlarla, sokaklara dökülmesini sağladı.

“Bizi kendi kurdukları eğitim düzeneğindeki okullarla öğütebileceğini sanan sisteme yenilmeyeceğiz” 

“Geleceğimizi koruyacağız, sizin jenerasyonunuzun yapamadığını yapacağız!”

“Dünya üzerinde yaşayabilen son jenerasyon olmayı reddediyoruz!” 

“İklim değişiyor, biz neden değişmiyoruz?”

“Var olanı yok saymak, bir politika biçimi değildir!”

“Geleceğimizi çalıyorsunuz, onu geri almak için buradayız!”

Burada kötü, umarsız ve anti-humanist bir söyleme düşmek istemiyorum ama kaçımız Afrika’da Mozambik ve Zimbabve’yi vuran korkunç Idai tropikal kasırgasından haberdar? Thunberg’in eylem planından sadece 3 gün sonra Afrikayı daha önce görülmemiş bir biçimde vurdu tropik kasırga.  Bugün itibari ile en az 2 bin kişinin öldüğü düşünülüyor. Altyapı paramparça, ne elektrik ne de temiz suya ulaşılamıyor. Afrika tarihinde benzeri görülmemiş bu yıkımdan sonra  insan düşünmeden yapamıyor. Farklı inançlarımız, cinsiyetlerimiz, cebimiz ya da rengimiz mi daha büyük bir tehdit, yoksa derinden yaraladığımız bu gezegen üzerinde bıraktığımız hasar mı? 

Biz silah seslerini duyarken, doğa anamız karbon ayak izlerimizi mi duyuyor ve biz geleceği düşüneceğimize bugünün kısır çıkarlarına mı takılıp kalıyoruz? Dünyalar kadar sevdiğimizi iddia ettiğimiz çocuklarımızın geleceğini rant uğruna yok mu ediyoruz? Bilgi satın alırken çok çeşitli iktidarların oyunlarına mı yeniliyoruz? 

Zaman değişiyor ve biz bu değişime farkında olmadan karşı mı çıkıyoruz? Görmemeyi, yok saymayı hatta başkasını suçlu ilan etmeyi tercih ettiğimiz gerçekler ile nasıl bir tarih yazıyoruz?

Biz neyin parçası oluyoruz geleceğin mi, süregelen düzenin mi?


Seçimler: Bölüm I

Seçimler: Bölüm I

Bir Ülkenin Kadını, Islığı ve Selası

Bir Ülkenin Kadını, Islığı ve Selası