İçerik

Kötülüğün Sıradanlığı

Kötülüğün Sıradanlığı

Bazı kelime bütünlemeleri insana çok ağır geliyor, başlıkta sözü geçen “kötülüğün sıradanlığı” da bana sorarsanız en önemlilerinden bir tanesi. Yazar ve düşünür Hannah Arendt tarafından 1960’larda ortaya atılan kavram, Nazi subayı Adolf Eichmann’ın İsrail’de yapılan yargılamasını izlerken subaya dair edindiği izlenimi anlatıyor. Yahudi soykırımında önemli rollerden birini üstlenen Eichmann’ın bir şeytan, sadist ya da sosyopattan ziyade şaşırtıcı biçimde normal ve sıradan hatta sık sık kibar bir insan olmasına gönderide bulunarak, var olan toplum koşulları altında normal insanların bile birer suç ve kötülük makinesine dönüşebildiğini tarif etmek için ortaya atılmış. ( Ayrıntılı bilgi için bkz: https://www.metiskitap.com/Catalog/Book/4774 )


Ortaya atıldığı günden bu yana çok tartışmalara sebep olsa da; Arendt’i haklı çıkaracak çok sayıda veri de elde edilmiş. Stanford hapishane deneyi ve Milgram elektroşok deneyi bunlara iyi örnekler olabilir. ( Ayrıntılı bilgi için bkz: http://www.prisonexp.org ve https://www.youtube.com/watch?v=WKfj0o8vhck ) Hapishane deneyinde örneğin, sıradan öğrenciler acımasız, sadizmin sınırında gezen gardiyanlara dönüşebilmiş, hapsedilenler ise kurtuluşun imkansızlığına inanabilmişler. Keza benzer bir sonuç Milgram deneyinde; tanımadığı bir kişinin acı çığlıklarına rağmen, gelen emirler doğrultusunda ona elektroşok vermeye devam eden denekler için de geçerlidir. İnsanın otoriteye itaat kabiliyeti ile kendi masumiyetine inanma hali tek kelime ile şok edicidir. 


İnsan doğasına dair pek çok karşı argüman üretilmiş olmasına rağmen, bu sonuçlar hala aynaya baktığımızda gözlerimizin arkasında yatan potansiyeli bize hatırlatmaları sebebi ile korku vericidir. 


Tam bu satırları yazarken teori ile pratiğin kesiştiği deli bozuk bir kümede yaşadığım hissine kapıldığımı da itiraf etmeliyim. Ne tarafa dönsem, kiminle konuşsam herkes toplumun, ahlakın, adaletin ne kadar bozulduğundan şikayetçi iken, bunun içinde her birimizin bir rolü olabileceği konusunda kesinlikle inkarcılar. Belki de daha doğrusu tırnak içinde bu bozuk düzenin bir parçası olmakla beraber, düzenin dışında yaşıyor ve ona katkıda bulunmuyormuş gibi bir izlenime sahipler. 


İşin daha can alıcı tarafı bu hafta bu teorileri doğrular nitelikte haberler düştü gündemi takip edenlerimizin önüne. 


İlki belki de en çok ses getireni bir üniversite profesörünün yerel seçimlerde aday olacak hiç bir kadına oy vermeyeceği beyanıydı. Kadınların rolünün ev hayatını (bkz: evli olma gerekliliği varsayımı) düzenlemek ve çocukların yetiştirilmesinden (bkz: çocuk sahibi olma zorunluluğu) sorumlu olmak ile sınırlı olması gerektiğine inandığını belirtiyordu. Bir açıdan garip bir biçimde kadınlardan gelen tepkiler üzerine geri adım attığını bildirerek tweetini sildi. Buraya sıralayabileceğim çok eleştiri var ne yazık ki. Fakat bunlardan en temeli bilim yuvası olması gereken bir kurumu, iktidar seviciliği ile işgal eden koltuklar ya da takım elbiselerden öte. Örneğin ben burada erkeğin babalık hakkının küçümsendiğini de gözlemleyen azınlıktanım ya da çocuk hakları göz önünde bulundurulunca iki ebeveyne de olan ihtiyacın. Kadınları sosyal hayatta yok etme projesinin bir tek kadınlar tarafından önemseniyor olmasını da garip ve akılsızca buluyorum, orası kesin. Düşünün ev kadar sınırları özel çizilmiş bir alanda dahi arkasının toplanması ihtiyacında olan bir erkek profili, koca dünyada tek başına ne yapabilir ki? 


Yani neresinden tutarsanız elinizde kalıyor. Koskoca bir kraldan çok kralcı olma, muhakeme yetisini kaybetme hali! 


İkinci bir örnek ise kalıcı yaz saati uygulamasına yönelik. Efendim cemaat-i müslimin sabah namazı için erken kalkmakta zorlandığından namaz saatleri değiştirildi. Nasıl bir toplu histeri, nasıl bir otoriteyi kabulleniş halidir gerçekten anlamak, anlamlandırmak mümkün değil. Küçücük çocukların gecenin karanlığında okul yoluna düşmesi göze problemli görünmüyor da; namaza kalkmak problemli görülebiliyor inanın aklım almıyor. Bu saat uygulamasını kabul edenlerin ya da daha güzel söylemi ile ses çıkarmayanların büyük çoğunluğu da aynı karanlıkta kalkıp, iş yoluna düşmeye zorlanan kalabalık ne yazık ki! Gördüğünüz üzere acısını kendi çekse dahi, masa başı zalimlerine karşı çıkmıyor, çıkamıyor çünkü bir açıdan kendisi de onlardan bir tanesi! Kabul edip, sessiz kalmanın zalimliğini görmüyor. İşin en trajik yanı ise acısı üzerinden birilerinin para kazandığının farkında dahi olmaması! 


Son ve bana kalırsa en acı, en kalp kırıcı, en ruh ezici örnek ise CİMER’den milletvekili Ali Şeker’e verilen bilgi edinme başvurusu yanıtı efendim. Kötülüğün sıradanlığı ile sizi baş başa bırakarak özetliyorum. Son 18 ayda tam 21.957, yazı ile de yazayım Yirmibir bin dokuz yüz elli yedi çocuk hamile kayıt altına alınmış. Çocuk ile hamile kelimelerini yan yana kullanmanın kepazeliğine mi yanmak istersiniz, rakamın korkunçluğuna mı, buna izin veren sisteme mi yoksa susup görmezden gelen, duymazdan gelen kalabalıklara mı bilmiyorum!


Ama bilin isterim biz maalesef ki; bir deney koşulları içinde, laboratuvar ortamında gözlem altında bulunmuyoruz. Bu toplumun her yanı; ben dahil, siz dahil, onlar dahil hepimiz kötülüğün sıradanlığını “hayat böyle, bu ülke böyle” mottosu altında kabul ederek, normalleştirerek ve bir parçası olarak yaşayıp gidiyoruz. Ses çıkarmıyoruz, ses çıkaranları duymuyoruz hatta ses çıkaranlara yanlışlıkla maruz kalırsak kulaklarımızı, gözlerimizi, aklımızı kapatarak yürüyüp geçiyoruz. 


Zaten kötülüğün sıradanlığı tam da bu olsa gerek!


Fakat tek bir noktayı hatırlatarak bitirmek isterim; hapishane deneyinde olayların kontrolden çıktığını, herkesin rolünü ve haddini şaşırdığını tek bir kadın söylemişti. Ve kendisi deneyin altı gün sonunda bitirilmesine sebep olmuştu, içinde yer alan, kaybolmuş, ruhen parçalanmış tüm erkeklere rağmen! 


Siyasetin değil sesimizin değerini bilmek, anlamak ümidiyle efendim…


Umutlu Olmak İçin 21 Neden

Umutlu Olmak İçin 21 Neden

Ata'ma Mektup

Ata'ma Mektup