İçerik

Dilin Kemiği?

Dilin Kemiği?

Siyaset biliminde belki de görece en az çalışılan alanlardan biri dil kullanımıdır. İlginç bir biçimde söylem analizlerini siyaset bilimciler yaparken, söylem kurgulaması reklamcılara, halkla ilişkileri yürütenlere ya da metin yazarlarına devredilmiştir. Halbuki siyaset en temelinde kelimeler üzerinden yapılır ve yayılır. Örneğin “mazlum” kelimesi çoğunlukla merkez sağ ve muhafazakarlar tarafından kullanılır. Oysa burada vurgu yapılan ‘hakkının yenildiğini düşünen’ kesimdir. Ancak olur da “hak, eşit hak, adil hak” gibi söylemler varsa, bu hakkı yenildiği düşünülen kesim için bir sol düşünce bağıntısı gelir aklımıza. İşin ilginç yanı bu dilsel ayrımı sokaktaki sıradan vatandaş da en azından sezgisel olarak net bir şekilde bilmektedir. 

Siyasetçiler açısından kendi politikasını kurgularken ve kitlelere anlatırken bir dil tercihi yapması oldukça normal iken, bu siyasetçinin/siyasetin haberini yapan medya açısından bu dilin önemi nedir peki?

Haber alma özgürlüğü dediğimiz kavram, düşünme özgürlüğü hakkı temelinde medya hukuku çerçevesinde ele alınır. Biz bugünlerde çoktan unuttuk bu kavramı ama haber alma hakkının temelinde tarafsız haber alma hakkı yatar. Yani gazeteci tarafsız olmak ile yükümlüdür; bir haberi, bir gelişmeyi ya da bir siyasetçiyi tarafsız olarak anlatma işini üstlenmiştir. Fakat bir diğer açıdan da eğer siyasetçiler ya da ideolojiler kendilerini tanımlarken özel bir dil belirliyorsa, tarafsızlık nasıl mümkün olabilir? Dil tarafsız olabilir mi? Dili kullanan herhangi bir aracı tarafsız olabilir mi?

Bütün bu soruları bu hafta yaşanan iki olay sebebiyle yazıyorum. 

İlk önce dünyadan başlayayım. Geçtiğimiz günlerde, Paradise Papers, Panama Belgeleri gibi bizim ülkenin gündemini de oldukça karıştıran belgelere ulaşıp haberleştiren ünlü İngiliz The Guardian gazetesi dünya çapında neredeyse bir ilki gerçekleştirdi. Verdikleri önemli karar üzerine fikir belirtmeden önce, biraz gazetenin tarihini ve arka planını araştırmak istedim. Karşılaştıklarım bir açıdan nefis, diğer bir açıdan oldukça üzücüydü. Efendim gazete 1821’de kurulduğundan bu yana reklam sektörü ve politik müdahaleden uzak, korkusuz, dürüst gazetecilik yapmak amacı gütmüş. Gazetenin sahipliğini ise 1936 yılından 2008 yılına kadar “The Scott Trust” isimli vakıf üstlenmiş, 2008 yılından itibaren bu vakıf, limited şirket yapısına dönmüş. Tabi biz bu ülkede “Vakıf" lafını duyunca hemen negatif düşünüyoruz ancak onlar zengin patronları ve kardan pay kapmaya odaklı hissedarları olan bir şirkettense, vakıf yapısının hem liberal değerleri hem de özgür gazeteciliği yani finansal ve editöryel özgürlüğü koruduğunu düşünüyorlar. (Alın size bir negatif dil bağıntısı daha: Vakıflar!) Çok uzatmayayım tarihsel ayrıntıları Guardian’ın sayfalarında bulabilirsiniz. 

Geçtiğimiz hafta içinde iki önemli açıklama yaptı The Guardian, ilki haber okuyucularından topladıkları bağışlar ile kaliteli gazetecilik anlayışlarını sürdürebilecek noktaya geldiklerini açıklayarak, müthiş bir finansal dolayısıyla da editöryel bağımsızlık becerisi ilan ettiler. Hemen ardından da bu bağımsızlığın ilk meyvesini bize verdiler. Aldıkları bir editöryel karar ile artık gazetelerinde “küresel ısınma” ifadesini kullanmayacaklarını çünkü bu ifadeyi kullanmanın dünya çapında yaşanan iklim felaketini normalleştirdiğini ve insanların gözünde pasifleştirerek önemini yitirmesine sebep olduğunu açıkladılar. Bilim insanlarının ‘yıkım’ olarak tanımladıkları bir şeye nazik bir isim koyamayacaklarını bu sebeple artık “iklim krizi, tehlikesi ya da kırılması” adını vereceklerini söylediler. 

Büyük endüstrilere ve dolayısıyla büyük para patronlarına maddi bağımlılığı olmayan bir kurumun yapabilecekleri nasıl da şaşırtıcı değil mi? Çünkü bu dildeki basit ama büyük değişiklik sayesinde, kuşkusuz, bir gazetenin geleceği değiştirmede etkisi olacak!

Tabi aynı zamanlarda bizim medya adına gündemimiz de, bir telefonla televizyon programını yarıda kestirip “rakibinin” konuşmasına engel olan devlet büyükleri ve onların ağzından çıkan sözleri büyük bir sorumlulukla harfiyen takip eden gazeteciler vardı. Hep beraber bu tavrı müthiş bir kızgınlıkla eleştirdik ama insan üzülmeden yapamıyor dünya Mersin’e giderken biz hala tersini eleştirmek seviyesindeyiz. Ne kadar da acıklı! 

Bu yüzden bırakın siz burada yaşanan bu zavallı olayın adına gazetecilik bile demeyin. Gözlerinizi dünya gazeteciğine dikin bakın oralarda neler oluyor, neler yaşanıyor. Çünkü inanın dil değişince, dünya değişiyor! Dil güçlendiriyor, birleştiriyor, barış ve umut vaadediyor, aklı ön plana koyuyor dil. 

Bu yüzden önce kendi dilimizden efendim; ga - ze - t… yok yok değil o gazetecilik falan! Onun adı “Emret Patronum!” 



SUÇTUR!

SUÇTUR!

Seçimler: Bölüm III

Seçimler: Bölüm III