İçerik

Bir Ağustos Sabahı

Bir Ağustos Sabahı

Son kurşun kalem yazımın üzerinden sanki yıllar geçmiş gibi. Nasıl bir kaynar kazanın içine düştüysek, bir türlü dengemi bulamıyorum. Tabi bu bulanık sular yüzünden ortam/gündem okumak bir hayli zor. Yüzlerce farklı görüş var elbette ama ben üç temel taraf olduğunu düşünüyorum. Ve bu kurşun kalemi o taraflardan biri üzerine yazmak istiyorum.

 

Kaçınılmaz olarak keskin kılıcını sallayan bir iktidar, onun peşinde düne kadar “d”sini değer saymamış “demokrasi sevdalısı” bir güruh var. Karşılarında yine düne kadar can ciğer sarmalından, göbeklerinden bağlı oldukları ama bugün “düzeni yıkmak” isteyen bir “terörist” örgüt var. Ki burada söylemeden geçemeyeceğim, bu terör/terörist lafına ben gerçekten çok sinirleniyorum. Farkında mısınız, bu aralar herkes terörist! Çünkü sadece basit bir “düşman” olmaları işimize gelmiyor. Bizi yeterince tatmin eden ekstrem uygulamaları yapmamızı sağlamıyor, bizi yeterince haklı çıkarmıyor. 

 

Neyse.

 

Benim asıl üzerinde durmak istediğim taraf bunların ikisi de değil. Uzun yıllardır yönetimde olmamış, modern yaşam anlayışını tercih eden ama her geçen gün hayat tarzı daha çok tehdit alan sen ve benlerden bahsediyorum. Adına Kemalist, Laik, Liberal, Sosyal Demokrat vs diyemiyorum keza bugünlerde politik kavramların içi o kadar boşaltıldı ki doğru betimleyemem diye korkuyorum. Aslında Gezi’de gaz solumuş, alkış tutmuş, tencere tava çalmış herkesten bahsediyorum.

 

Bilmiyorum bir tek ben mi böyle hissediyorum ama bu darbeler bütününün “bana” karşı yapıldığını düşünüyorum. Sekiz ona yakın istihbarat örgütü varken, haberi eniştesinden alan bir Cumhurbaşkanı; yada ömrünü askerlik mesleğine adamış yolun sonunda da bir numaraya kadar yükselmiş, bir “askeri deha” olması beklenirken rehin alınmış bir Genel Kurmay Başkanı’nın peşine düşen bu sevdalı grubu anlamıyorum. Anlamadığım gibi her geçen gün onlar tarafından daha çok kuşatılıyorum. Bunun karşısında TRT’yi alarak yada Boğaz köprüsünün Avrupa geçişini kapatarak ülke yönetimine el koyacağını sanan öbür grup tarafından da, yapılan temizliğe bakılırsa bayağıdır kuşatılmışım zaten.

 

İşin bence bir ilginç yanı da; yapılan “kalkışmanın” ertesi gününde içeri tıkılacak, görevinden atılacak, açığa alınacak en az yüz bin kişilik bir listenin hazırlanıvermiş olması. İki hafta içerisinde toplam rakam neleri buldu ben takip edemedim, edebilen varsa bana da iletirse sevinirim. Fakat işin bir de acıklı tarafı var, bu devlet makinasının uzaklaştırılmakta olan binlerce operatörü aslında hepimizin hastanedeki doktoru, çocuğunuzun okul öğretmeni/müdürü, tuttuğunuz takımın yöneticileri, bilim yuvalarınız üniversitelerin hocaları, profesörleri, davalarınızda koştuğunuz hakimler, savcılar, avukatlar. Yani yıllardır öyle yada böyle aynı havayı soluduğumuz insanlar. Bir de tabi selalar mevzusu var. Siz bu imamlar ordusunun bu kadar güçlü olduğunu fark etmiş miydiniz? Ben fark ediyorum sanıyordum; yanına bile yaklaşamamışım. Yani neresinden tutarsanız elinizde kalan bir devlet, şu an mensubu olduğum. Bana güven veren tek bir kurum yok. Gerçi yıllardır yoktu da, şimdi daha bir yok sanki. Devlet dediğimiz, toplumsal sözleşmeyle parçası olduğumuz makine bir canavara dönüşmüş durumda. Ezip geçmediği, dümdüz etmediği birşey kalmamış. Eğitim, sağlık, güvenlik, adalet gibi temel ihtiyaçlarım artık karşılanamaz hale gelmiş hissediyorum. 

 

Bu yazıya konu üçüncü taraf için sanki artık soluyacak hava da bile pay kalmamış. Maksadım kara bir tablo çizip haydi gidelim demek değil elbette. Fakat hergün kendime sormadan yapamıyorum; son yıllardan aklında kalanlar ne diye. Tacizler, tecavüzler, kadına şiddet, çocuğa şiddet, çocuğa tecavüz, bombalar, canlı bombalar, hoyratça ölümler, savaş, saldırılar, imar için çıkarılan yangınlar, içeri atılan gazeteciler, uydurulmuş davalar, uydurulmuş kanıtlar, rüşvetler, ayakkabı kutuları, sıfırlamalar vs vs. Arada unuttuğum neler var kimbilir. Sanki yapıldığımız kumaş bozulmuş, insanlığımızı bir yerde unutmuşuz yada bilerek isteyerek bırakmışız bir canavarın içinde savruluyoruz. Işte bu üçüncü tarafta canavarın dişlerinin arasında öğütülmek üzere bekliyor gibi geliyor bana. “Muhalefet” dediğimiz kurum da beni tatmin etmiyor, bana peşinden gidecek bir umut vermiyor. Yenilgiler zaten umudu kaybetmekle başlamıyor mu?

 

Benim her sabah hevesle uyanacak, yeniden şevkle çalışmaya koyulacak, bu kumaşı düzeltmek, insanlığımı, saygımı, huzurumu yeniden bulmak ve bu koca makinayı rayına koymak için bir umuda ihtiyacım var.

 

Bir yandan tüm bunları düşünürken; sabah bir karıncaya takıldı gözüm. Oturup yaklaşık yirmi dakika izledim karıncayı. Sırtında kendinden en az dört kat büyük bir tohum, engebeli bir taş üzerinde tohumu taşımaya çalışıyor. Özellikle taşın bir yerine takıldı, bir türlü çıkamıyor. Devriliyor, ters dönüyor, düşüyordu. Fakat tohumu hiç elinden bırakmadı. Denemekten de hiç vazgeçmedi. Belki on dakikasını o çukurumsu noktada uğraşarak harcamıştır. Ne yaptı, etti sonunda çıktı oradan. Sonrasında da tohumu hiç kolay taşımadı, sürekli devrilerek, düşerek; dedim ya boyundan bayağı büyüktü. Ben yuvasına kadar gitmesini izlemedim ama eminim ulaşmıştır. Hiç şüphem yok. Hatta belki bir kaç tohum daha taşımıştır. Ve yarın yeniden daha çok tohum taşıyacaktır.

 

Bu tıyneti bozuk zamanlarda hepimize karıncanınki gibi bir güç ve o değeri hak eden tohumlar diliyorum...

 

 

 

Not: Belki merak eden çıkar diye yazıyorum; karınca müslüman mıymış bilmiyorum, önem de vermiyorum!

 

8 Mart

8 Mart

Yana Yana

Yana Yana