İçerik

Bir Ülkenin Kadını, Islığı ve Selası

Bir Ülkenin Kadını, Islığı ve Selası

Bazen ortaya atılan bu kavrama kızsam da, siyaset mühendisliğinin Türkiye’deki iktidarlar tarafından en sevilen, en benimsenen meslek olduğu aşikar. Üstelik bu iş için kullanılan method da hep aynı. Mağdurlar vs teröristler. (Elbette bir dönem adı sağcılar/solcular idi ama bugünkü konumuz o değil) Hangi olayın neresine bakarsanız, kamplar hep aynı ve hep belli. Hele eğer üç beş kişi bir araya geliyor ve biraz da ses çıkarabiliyorsa, kesin saygısızlık yaptıkları bir toplumsal değer mevcut. Islık çalınan ezan olabilir, ayakkabı ile girilip içki içilen cami olabilir, baş örtülü bacı olabilir, hepsi mümkün! Olay örgüsünün matematiği hep aynı. İşin üzücü yanı bu baştan yanlış denklemin bu toplumda hep hedeflenen sonucu vermesi.

Gelin bu üzücü hikayeye biraz daha tarihsel bakalım. Bu yanlış nerede başladı ve neden hala düzeltemiyoruz beraber üzerine düşünelim.

Türkiye Cumhuriyet’i ilk kurulduğunda, devlet eliyle yapılan ve toplumun modernleşmesini amaçlayan en büyük devrimlerden biri kadının toplumsal rolünü yeniden tanımlayıp, ona erkek ile eşit bir yasal değer vermesiydi. O günün dünyası için bile radikal bir değişimdi bu. Hele ki genç Cumhuriyet için oldukça cesur bir hamleydi çünkü toplumdaki güç dengelerini derinden değiştirecek bir potansiyele sahipti. Ve gücü elinde tutan erkler için kendi kapasitelerine bir tehditti. Neyseki o dönemin müthiş kadınları elde ettikleri haklarına sahip çıktılar da buradan yasal bir düşüş görmedik. 

Elbette bu genç Cumhuriyet’in vatandaşlarını, tebaalık zihniyetinden kurtarıp modern bir topluma dönüştürebilmesinin temelinde yatan bir diğer devrim de eğitim politikalarıydı. 1930’lara kadar bir çok model ve yöntem üzerinde çalışıldı ancak Avrupa’daki şehirleşmenin aksine yoğun köy nüfusu bulunan Türkiye için dışarıdan bir yöntem ihraç etmektense, kendine özgü bir model geliştirildi. Köy enstitüleri, eğitimleri sonunda köylere dönecek ve kalkınma ile üretim modelini köyden başlatacak öğretmenler yetiştirme amacı ile kuruldu. Bu enstitülerin temelinde yaratıcı, üretici, katılımcı ve demokratik, hem sanattan hem de zanaatten anlayan öğrenciler yetiştirerek onları yurdun dört bir tarafına yaymak ve tüm ülkeyi kurulacak bu tam donanımlı öğretmenler ağı ile kalkındırma fikri yatıyordu. Çok kısa sürede müthiş başarılara imza atan bu eğitim modeli elbette var olan güç dengelerine bir büyük tehdit daha oluşturdu. 

Genç Cumhuriyet’in hayal edilen modern devlet yapısına dönüşmesinin önünde bir devrim daha vardı başarılması gereken. Fakat ne yazık ki hiç gerçekleştirilemedi. Adaletin mülkün temeli olduğu her yerde yazılıp söylense de, mülkün temelinde aslında güç ve güçlünün erki yatıyordu. Toprak reformu projesi en çok o dönemlerde milletvekilliği de yapan toprak ağalarını etkiliyordu ve güçlerinin ellerinden alınmasına kesinlikle razı gelmiyorlardı. O yüzden hem toprak reformunun yapılmasına tüm güçleriyle karşı çıktılar hem de eğitim politikaları ile köylerin yani hala kendilerine bağlı tebaa gibi yaşam sürdüren köylülerin aydınlatılmasına. Ve bildik hikaye piyasaya sürüldü, 

“Köy Enstitüleri komünist yetiştiriyor!" 

O dönem doğudaki ağaları örgütleyip, Demokrat parti ile pazarlık yaparak, oyları karşılığında bu enstitülerin kapanmasını isteyen dönemin milletvekili Kinyas Kartal yıllar sonra verdiği bir röportajda şöyle diyordu;

“Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi. Doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Köy Enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. DP ile pazarlığa girdik, kapattık.” (Cumhuriyet Gazetesi; Köy Enstitüleri Neden Kuruldu, Neden Kapatıldı, 14 Nisan 2009)

Elbette hepimiz eğitim sistemi üzerine kurulmuş benzer cümleleri yakın zamanlarda da duyduk, biraz ilgilenenleriniz hatırlayacaktır, eğitim seviyesi arttıkça kendisine afakanlar basan üniversite rektörünü ya da eğitim sisteminde belirli tip okullara yapılan yatırımları. Yani ne yazık ki aradan geçen 70 yılda iktidar kültüründe bir değişiklik olmadığı çok net görülüyor. 

Ancak aradan geçen neredeyse yüz yıllık sürede geri alınamayan ve bir açıdan eskiye döndürülemeyen tek şey kadının yasal statüsü. (Yok artık onu da kimse değiştiremez diye karşı çıkacaklarınız için İran devriminin çok da uzak bir geçmişte olmadığını hatırlatarak devam etmek isterim.) Kadının sokakta gülmesine, sakız çiğnemesine, hamileyken parkta spor yapmasına, şort giymesine, kızlı erkekli oturmasına hatta karma eğitim görmesine karşı son yıllarda sarf edilen sözleri hatırlarsak, yeni milenyumda bile kadının toplumsal hayatta eşit bir rol sahibi olmasının hala çeşitli erk odaklarını nasıl rahatsız etmekte olduğunu görmek mümkün. 

8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüne atılan suçlamaları bir de bu açıdan düşünürsek; kadınlara üstelik eğitimli, aydın, siyasi bilgisi ve fikri olan, en azından özgürlüğünü savunması gerektiğini bilen kadınlara karşı, ‘müslüman bir toplumun’ en temel değerlerinden olan ezanı kullanmanın nasıl bir aklın ürünü olduğu daha açık bir biçimde önümüze seriliyor.

Hani o muhteşem slogan var ya; “Dünya yerinden oynar, kadınlar birlik olsa”, işte bu yüzden bu kadar korkutuyor çünkü kadınla birlikte eğitim, eğitimin arkasından da güç odaklarının değişimi kaçınılmaz olarak geliyor…



Not: Bu yazıya ilham olan muhteşem bir kadından, Pınar Ayhan’dan bahsetmeden geçemeyeceğim. Müzeyyen adlı oyununda Şevval Sam şöyle demişti, bu ülkede yaşayan her kadının bu Cumhuriyet’e borcu var. Şimdiye kadar gördüğüm bu borcu layığıyla ödeyen ender kadınlardan kendisi. Orada Duruverseydi Zaman isimli oyununu ne yapın edin mutlaka izleyin. Genç Cumhuriyet’in korkusuz ve bilge kadınlarını, üretken ve bir o kadar da sanatkâr erkeklerini bir de onun sesiyle dinleyin. Hani üzerimize yapışan şu lanet olası bıkkınlık, yorgunluk duygusu var ya, sizi öyle güzel sıyırıyor ki o duygudan, kalk diyorsun kendi kendine, kalk daha yapacak çok işimiz var… Oscar Wilde’ın çok sevdiğim bir sözüne atıf yaparak bitireyim, ‘Hayat sanatı taklit eder…’


İlham Olmakla Taraf Olmak Arasında

İlham Olmakla Taraf Olmak Arasında

Sahibinden Satılık

Sahibinden Satılık