İçerik

Bir İki Üç...TIP

Bir İki Üç...TIP

 

Doğru yazıyı yazmak için hergün inatla o doğru müziği arıyorum ben. Sanki doğru tınıyı bulursam kelimeler de doğru akacak gibi hissediyorum. Fakat bugün saatlerce aramama rağmen bir türlü bulamadım. Tabi konu kalbime çok yakın olunca, bir türlü beğenemedim. Neyse...

 

Şimdi konu taa benim çocukluğumdan başlar, hatta anne karnından. Az buçuk tıp fakültesi okumuşluğum bulunur efendim, sonuçta annem beşinci ve altıncı sınıfı bitirirken yanındaydım. Beşte özellikle bilfiil okulda bulundum anne karnı statüsünden. Gururla söylüyorum; ilk tekmemi kuduz hastalığı anlatılırken atmışım. Bana kızdığında hala söylenir, o günden belliydi ne olacağın diye. Bugün onun bilmem kaçıncı tıp bayramı. Yok ben henüz arayıp kutlamadım, keza elim gitmiyor şimdilik. Gün daha uzun.

 

Şimdi burada vakit sıkıntılarından, gecenin bir yarısı gelen telefonlardan, nöbetlerden falan bahsetmeyeceğim, onları zaten bir çok yerde bilmem kaç kere okumuşsunuzdur. Ben işin başka bir yüzünü anlatmak istiyorum. 

 

Yıllar içinde bu ülkede çok şey değişti. Kimlikler, kültür, algı, nüfus, insanlar, siyaset say say bitmez ama değişmeyen şeyler de var elbet. Mesela annemle yanyana girdiğimiz herhangi bir ortamda girişilen sohbetler hiç değişmedi. Doktor hanım şuram ağrıyor ne yapayım? Bir tanıdığımızda şu çıktı kime gidelim? Şu ilaç bana iyi gelir mi? Şuramda bir şey çıktı, bu ne ola? Çocuğumun şu sorunu var, yok bu sorunu var. Şu sıkıntım, bu derdim, o yakınmam falan derken uzar gider bu. Fakat baktığınızda aslında domates almaya gitmiş bir kadındır bu ya da kuaföre. Ama öyle olmaz işte. O doktor kimliği onun da yakasını bırakmaz benim de. Annen bilir bir sorsan? Annen ne der acaba? Annen ne önerir, kimi önerir? Bir arayıp soruversen, bize bir sıra alıverse, beklemeden halledemez miyiz...

 

Aynanın diğer tarafına baktığınızda ise, şikayetler çoktur. Kimse memnun değildir sistemden. Ya hastanelere gidip “ücretsiz” kontrol edilebilmek için kalabalıklarda perişan olurlar ya da özel oluşumlara gidip tonla para ödemek zorunda kalırlar. Doktorların ayıramadıkları zamandan, olmayan sabırlarından şikayetçidirler. Bekledikleri günler aylar uzunluğundaki sıralardan şikayetçidirler. Herşeyin dünya para istemesinden şikayetçidirler. Bu liste uzar gider. Tam da bu sıkıntılar yüzünden hastane dışındaki her yerde doktor olmaya devam etmek zorunda kalır doktorlar. Manavda, kuaförde yada otoparkta. Bir tanıdık, kısa çözüm yolu arar durur insanlar sorunlarına.

 

Haksızlar mı  hayır, asla. Tam tersi insan gibi; korku içindeki her hasta gibi, özenle davranılmayı hak ediyoruz hepimiz. İstisnasız!

 

Fakat yine de soruyu yanlış yere mi soruyoruz acaba diye düşünmeden edemiyorum. Hadi manavın, kuaförün, otoparkçının sorununu çözdün, ya diğerleri? Tanıdık, yakın bulamayanlar ne olacak? Peki bu sorunu doktorlar mı yaratıyor? Yoksa sistem mi seni bir buçuk dakikalık doktor muayenelerine tıkıştırmaya çalışan? Ya paran yoksa bir buçuk dakikadan uzun muayeneleri satın alacak?

 

Bir de değersizleştirme kısmı var işin. Mesela parası bol olanlara “rabbi Cleveland” diyor. Hooop, gidip Amerikan doktorlarına kendini emanet ediyor. Yani sen zamanında akarken, keseni iyi dolduramayanlardansan eğer, burada “rabbinin” söylemediği doktorlara mecbursun. Artık sonun da hak getire. 

 

Senin doktorun, burada Harvard vardı da gitmedi mi sanki. Hayır, o son yıllarda mantar gibi biten sıradan Tıp fakültelerine mecburdu diplomasını almak, doktor olmak için. Ama tabi her türlü üniversite kadrosunun peynir ekmek gibi tanıdık eş dost kuzen çerçevesinden, sarışın yeşil gözlü sırma saçlı özelliklere göre doldurulduğu bu ülkede “rabbin” sana ölüm döşeğinde gösteriyor hatanı. Yüzüne vuruyor bu ülkeye neler yaptığını. Şanslısın ki gidip doğru düzgün okulların, doğru düzgün ahlak ve bilgilerle yetiştirdiği doktorlara ulaşacak paran var. Ya olmayanlar?

 

Tabi tüm yanlışlıklara, zorluklara, yıldırmalara rağmen bu ülkede yetişmiş muhteşem doktorlar yok mu, DOLU! 

 

Pırıl pırıl zekaları bitmek bilmeyen emekleri ve hoşgörüleriyle uğraş veriyorlar. Sevgiyle, umutla zaman ayırıyorlar hastalarına. Zaten ilk önce onların gözünde gördüğün “iyileşebilirsin” inancı/ışığı iyi geliyor sana. Ne şanslıyım ki ben de tanıyorum böyle doktorlardan. Minnetle söylüyorum hayatımı değiştirdiklerini. Fakat biliyorum yine ve yeniden bir çok kere daha onlara ihtiyaç duyacağımı. Tabi bu lanet olası ülkenin kazanında eritilip yok edilmezlerse. Mesela var gücü ile çalışıp, biz bağımlıları başka bir hayatın mümkün olduğuna inandıran, uğraşları ile gerçek kılan “can” doktoruma neler yapıyorlar. Yersiz yurtsuz mesleksiz bırakmaya çalışıyorlar. Ne büyük bir hata olduğunu anlatmaya sayfalar yetmez. Başka bir tanesinin “yetisini” elinden alıyorlar yeterince yüksek yerlerde tanıdıkları olmadığı için. Yeter bu ülkede çektiklerim diyerek yurtdışına gitmeyi seçenler de var elbet, hepsi çok büyük birer kayıp. Mesela çocuk istismarı üzerine yıllarca çalışıp bu ülkede sesi duyulmayan niceleri var. Sonuçta “bir kereden bir şey olmaz” kafası burası. 

 

Annem var mesela; aynı hastaneye verdiği 30 küsür yıl, bilmem kaç tane sınav, yayın ve doğru tanıdan sonra hala kendine ait bir odası olmayan. Sizin süpersonik plaza katlarınıza kıyasla yıllarca bodrum katında güneş ışığı bile olmadan çalışan. Ve o hala eve geldiğinde, kemoterapiden döndürdüğü, ameliyata ihtiyacının olmadığını belirlediği, kanser olmadığını müjdelediği hastaları anlatıyor. Bazen gün oluyor “abla n’olur tanısına sen bakıver” diye soran yakınlarına verdiği kötü cevaplarla omuzları düşmüş geliyor eve. Ya da beni en çok sinirlendiren; adaletsizlikleri, adam kayırmaları, menfaat için yapılan şeyleri veya doktorların uğradığı şiddeti anlatıyor bazen. Hani o televizyonlara çıkmayan, haber olmayan hatta doğru dürüst duyulmayan. Bugünlerde doktorların intihar vakalarından bahseder oldu mesela. O zaman hiç çekinmeden söylüyorum: “Anne deli olmak lazım bu ülkede doktor olmak için.” 

 

Doğru müziği bulamadım ya; çok dağıldım ama sözün özünde şunu demek istiyorum;

 

Sizi, beni, hepimizi hasta eden şeylerin raflarda pırıl pırıl paketlerde üç beş kuruşa satıldığı, şekerin pompalandığı, alkol ve sigaradan en çok devlet kazancının sağlandığı, Çernobil'li çayların televizyonlarda, bakanlar tarafından löpür löpür “ohhh içiyorum bak bana bir şey olmuyor” ile satıldığı, uyuşturucunun patladığı ve de dünya para kazandırdığı, hasta tavuklar itlaf edilirken bakan çocuklarının durumdan hoşnut kutu kutu sıvı yumurta pazarladıkları, GDOsuz tohumların kalmadığı ve yerli tohum satışının yasaklandığı, asbestli su borularına bol bol kanalizasyonun karıştığı, yerli televizyon kanallarının istisnasız herkesi ruh hastası yaptığı, magandalığın yeni kültür olduğu, silahsız insanın bıçaksız gencin kalmadığı, küfür etmeyi dil bilgisi sayanların türediği ve de en çok siyaseti; yani toplum inşasını sadece kendi cebine uygun yapmayı doğru gören siyasetçilerin dolup taştığı, sağlık politikasını daha sağlıksız bir toplum kurmak için ürettikleri bir yerde yaşıyoruz. 

 

Ve sen bu toplumda kalkacaksın da “hasta olanları” iyileştirmeye aday olacaksın hem de   sağlık çalışanlarının hergün zevkle hedef gösterildiği yani canın pahasına tehdit altındayken öyle mi?

 

İşte o yüzden Tıp bayramınız kutlu olsun diyemiyorum, deliye her gün bayram demek istiyorum onu da şimdi buraya yazmaya elim varmıyor. Annem kızar evladım ayıp değil mi öyle herkesin okuduğu yere...

 

O yüzden yine bir doktor abimizin izinden gideyim;

 

Efendim 14 Mart Dünya Pİ gününüz kutlu olsun...

 

 

 

Referandum Notları

Referandum Notları

8 Mart

8 Mart