İçerik

Bedelli İnsanlık

Bedelli İnsanlık

Senenin başından bu yana en çok konuştuğumuz konulardan bir tanesi bedelli askerlik. Toplamda bir buçuk milyon erkeği etkileyen bir girişim, bedelli askerlik tasarısı. Elbette bu bir buçuk milyon erkeğin hayatındaki aileleri kattığınızda sayı çok daha yükseliyor. Bir de çıtanın öbür ucunda maddi gücü olmayıp, tasarı ile hak kazansa da karşılayamayacak olanlar var ki bu grupta sayı belirsiz. Peki bu kadar hayatı etkileyen bir konuya nasıl bedel biçilir?

 

Bir şeyin değeri nasıl belirlenir?

 

Domates ya da patatesin değerini piyasadaki arz-talep dengesinin belirlediğini biliyoruz.  Hatta bir adım ileri gidelim, marka yaratmanın fiyat üzerindeki değerini biliyoruz veya katma değer yaratılarak üretilen metaların değerinin neden diğerlerinden fazla olduğunu. Mesela bir ürüne fiyat biçerken sadece iç piyasanın değil uluslararası ekonominin de bir nebze belirleyici güç olduğunu biliyoruz. Silikon vadisi örneğin teknolojik fikri üretip, asıl meta üretimini üçüncü dünya ülkelerine yaptırsa da burada asıl değeri olanın yeni icat olduğunu da biliyoruz. Fakat asıl soru şu; ekonominin gözle görülür, biraz ekonomik bilgi ile anlaşılır karmaşık çarklarının bir açıdan dışında kalan şeylerin değerini nasıl belirleriz?

 

 Yani elle tutamadığımız şeylerin değerini nasıl belirleriz? 

 

Örneğin meyve vermeyen yani ürün üretmeyen bir ağacın değeri nedir? Yazın sıcağında onun gölgesinde oturmak bir değer midir? Eğer değer olarak kabul eden azınlıktaysak, gölgesinin pahasını nasıl biçeceğiz?

 

 

Öncelikle zorunlu askerlik denen kavrama karşı olduğumu belirtmem gerek ama bedelli askerlik denen yaklaşıma da karşı olduğumu söylemeliyim. 

 

Siyaset bilimini ucundan kıyısından okumuş her kişi; içindeki idealist tüm inançlara, bağlılıklara rağmen kaçınılmaz olarak biraz realistleşir. Çünkü bireysel fikirler üzerinden bakmanın dışında bir de resmin dışına çıkıp uzaktan bakmayı öğrenir. Bir birey olarak en ütopik fikirlere inansa da bilimsel gözü onu resmin bütününü görmeye iter ve hiç hoşlanmadığı fikirlerin bile en azından varlığını kabul etmek zorunda kalır. 

 

Askeriye dediğimiz kurum da benim açımdan bu tanıma girer. Bir devlet, dünya düzeni kaotik olduğu müddetçe ve savaşlar, bütün bireysel kayıplara rağmen, devlet nezdinde para ve güç kazanmanın bir yolu olmayı sürdürdüğü sürece askeriye kurumu kaçınılmazdır. Yani birileri devlet babayı korumak ve güçlendirmek işini üstlenmek durumundadır. 

 

Peki bu kim olmalı?

 

Zorunlu askerlik, en azından bizim ülkemiz için belirli bir yaşa gelmiş bütün erkekleri bağlar. Elbette bunun sadece erkekleri bağladığını düşünmek biraz naif kalır. Geride kalan eşler, anneler ve çocukları düşündüğünüzde resmin rengi biraz değişecektir. Dünya tarihinde savaşma işi genel olarak erkeklere bırakılmıştır. Kadınlar yuvadan ve çocuğun yetiştirilmesinden sorumluyken, erkeklere genellikle o yuvanın güvenliğini koruma işi verilmiştir. 

 

Elbette güvenlik algısı tarih boyunca pek çok defa değişikliğe uğramıştır. Eskiden güvenlik, köyünü yağmacılardan korumak manasına gelirken, bugün bir bilgisayar başında drone’lara verilen komutlara dönüşmüş haldedir. Ancak unutulmamalıdır ki, savaş bir ticari maslahattır. Sonunda bir çıkar ya da kazanım öngörülen bir girişimdir. Ve devlet babanın çıkarları uğruna yapılır. Dikkatinizi çekerse, erkek rolüdür devlete biçilen ve diğer tüm erkekleri de kavgasına davet eder. Veyahut bizde olduğu gibi zorunlu kılar. 

 

Peki bu zorunluluktan affedilmenin bir yolu olmalı mıdır? Sonuçta babanın görevidir değil mi tüm çocuklarını eşit derecede sevmek? Örneğin sağlığı iyi olmayan çocuklarını affedebilir baba ama parası olan çocuğunu affetmesi diğerini etmemesi adil midir? 

 

Baba ilk önce evin direğidir değil mi? Peki direk bir tarafa doğru eğiliyorsa, siz de endişe etmez misiniz direğin devrilmesinden? Ya eğilmiş direğin altında kalan sizseniz?

 

Devlet dediğimiz yapı, varlığını zımni bir toplumsal sözleşmeye bağlar; o size güvenlik, eşitlik, özgürlük ve haklarınızı koruma sözü verirken, siz de ona bağlılığınızı, kazancınızın bir parçasını ve kanunlarına uyacağınız sözünü verirsiniz. Bu sözleşmenin özünde güven vardır, herkes birbirinin sözünü tutacağına inanır. Fakat devlet bireylerden daha güçlü bir yapıya dönüşüp, zayıflayan birey karşısında sözünü tutmazsa ne olur? Elbette hukuk sistemi ve devletin işleyişi bunun için yasalara bağlanmıştır ancak yasalar da zengini korumaya başlarsa ne olur? 

 

Elbette buraya kadar yazdıklarım bir anlamda ideal toplum düzeninden bahsediyor. Ne yazık ki kapitalist sistemin önümüze koyduğu gerçekler ile çelişiyor ve biz her gün, her yerde paranın kazandığına defalarca şahit oluyoruz. Para herkesi öyle ya da böyle kölesi yapıyor. İster uğrunda savaşarak, ister küçücük masalara hapsolarak olsun, bu dünya düzeninde para yaşayışımızı kontrol ediyor. 

 

Ancak bence işin en acıklı tarafı; para artık yaşama hakkımızı da kontrol ediyor. İster paran olmadığı için gitmek zorunda kaldığın cephe savaşlarında olsun, ister savaştığın hastalığın ilaçlarına yetmeyen gelirin yüzünden olsun, isterse de savaşın yıkımından kaçarak sığındığın ülkede başını sokacak bir dam bulamamaktan olsun. Para varlığı ile yaşam hakkı satın alırken, yokluğu ile ölümün kaçınılmazlığını getiriyor. 

 

Bu yüzden kimse kusuruma bakmasın, bedelli askerlik denince aklıma şehit olan gencecik çocukların yüzü geliyorsa. Ödenen bedel onların yaşam hakkını satın alma girişiminden başka hiç bir şey değildir çünkü. 

 

Gelin görün ki bugün satın almaya gücümüzün yettiği her şeyi, hep beraber insanlığımızdan düşerek ödüyoruz. O yüzden bugün devir bedelli askerlik devri değil, bedelli insanlık devridir! 

 

İzmir'in Gözyaşları

İzmir'in Gözyaşları

Kapana Kısılmak

Kapana Kısılmak