İçerik

Üç Nokta

Üç Nokta

 

Ester’i düşününce şöyle diyebilirdiniz, allahından buldu kevaşe; ya da eğer benim gibiyseniz kıyamazdınız öyle demeye. Şimdi kadınlar hep güzeldir, hepsi güzeldir de, bazen, nadiren aradan biri çıkar bir süzer gözlerini bütün mahalleye yeter. Bir kuşak delikanlıların hepsi tutuşur. Şimdi hepimiz payımıza düştüğünce yandık da, en çok Ali kor oldu. Ali şiirler doldurdu Ester’in kirpiklerine, öyküler yazdı ipek saçlarına, besteler yaptı narin ellerine bir de yürüyüşüne. Bakışlarını hiç anlatamıyorum diye dert yandı hepimize yıllarca.

Biz tüm mahallenin bıçkın delikanlıları baya sevdik Ester’i. Herhangi birimize bir kere baksa diye yollarını gözledik. Birbirimizle şakalaştık “sana kesin bakmaz oğlum” diyerek; içten içe kıskandık sana değil bana baksın diye umut ederek.

Şi̇mdi o yıllar değişikti tabi çoğumuz babasız evlerde, analarımızla hayatı paylaşarak büyüyorduk. Savaş herşeyi yıkıp geçmişti. Açtık, açıkta sayılırdık, baskı altındaydık. Dünyamız düzenimiz yıkılıyordu. Osmanlımız herkesin bir diş attığı çürük bir elmaya benziyordu. İstanbul pay pay hatta neredeyse sokak sokak bölünmüştü. İstiklali İngilizler; Galata’yı Fransızlar, Karaköyü İtalyanlar istiyordu.

İşte bizim mahalle de Galata’nın denize açılan yokuşlarından bir kaç tanesinden oluşuyordu, yani talibi çoktu. Fakat beş on eski köklü aile hiçbir tarafa yaklaşmıyor, atalarımız zamanındaki sokak adabımızı sürdürmeye çalışıyorduk. Bizim mahallede Rum da, Musevi de çoktu. Ve onlar da bizim gibiydi eskiden. Şimdi tam öyle değil. Yani hala en güzel pastalar Elefteria teyzenin pastanesinde ama biz alamıyoruz artık. Babalarımız savaşta diye Elefteria teyzenin kocasıyla. Işte biz çocuklar yenmeyen pastaları biliyorduk, iznimizin olmadığı sokak saatlerini bir de artık aramızın açıldığı, uzaklaştığımız komşu çocuklarını. Tabi Ester tüm bunların dışındaydı; o kadar güzeldi. 

Zamanla çocukluktan delikanlılığa geçtik. Ester hepimizin içinde kaldı ama en çok Ali’nin. Hepimiz analarımızın beklentisine uyarak Ayşe’lere Nurten’lere bakmayı öğrendik, bir de elimize uygun birer iş aramayı. Derken o lanet 16 Mart olayı oldu. İngilizler merkez karakolu basıp, Harbiye nezaretini aldılar; Harbiye Nazırını tutukladılar. Ben o gün 16 yaşında Ester’e aşık bir delikanlıdan; savaşın ve işgalin sadece babamı almadığını, benim özgürlüğüme de göz koyduğunu anlayan bir adama dönüştüm. Ve tüm o bıçkın delikanlılar olarak biz, Ester’i arkamızda bırakıp Anadolu’ya vurduk kendimizi aynı yılın ağustos ayında imzalanan o aşağılık antlaşmayı duyunca.  Bir Ali gelmedi.

Kendisine iş bulmuş bir dergide. Önceleri sevinmiştim, zaten bu çocuğun derdi hep yazmaktı diye. Meğer çaycı olarak girmiş. Elbette hata bende. Ali sırf Ester için, İstanbul’da kalmak için yapardı herşeyi. Yani vatanı satmaya kadar diyeceğim ama öyle değil biliyorum. Deliriyordu Anadolu’ya gidip direnişe katılmak için, bir tek daha çok korkuyordu Ester’i arkasında bırakmaktan. Tabi Ester’in de çok umrundaydı bakmayın; Ali’nin adını bile bildiğini sanmıyorum. Kendine yanıyordu bizimki sadece. Zaten o yıllar hayal bile etmek zordu böyle şeyleri. Bir müslümanla bir Rum ha; asla. Düşünülemezdi bile. Düpedüz hainlik olurdu. 

Neyse Ali kaldı, biz gittik. Alnımızın akıyla kazandık da savaşımızı. Çok çok yıprandık kaç kere ölümden döndük bilinmez. Gördüğümüz ölü tarlalarını da unutabileceğimizi hiç sanmam ama değdi. Kendi mahallemize geri dönebildik çünkü kendimiz kalarak. Tabi bakmayın, kendi mahallemiz dediğime o nifak bir kere girdiğinden geriye o gerçek mahalle de kalmamıştı. Fakat ne zaman mübadele dediler bizim düzenimiz asıl o zaman bozuldu. Elefteria teyzeler gitti. Agop amca gitti. Müzik ustası, biz gençlere iki dirhem musiki öğreten Gani bey amca gitti. Tabi bir de en son haberi geldi, Ester de gidiyormuş. Ben artık bilmem savaştan mı dersiniz, eli silah tutmaktan mı yoksa kendi Zeynebimi bulmaktan mı bilmiyorum. Pek birşey hissetmedim duyunca. Yani evet bir devir bitiyordu ama o devir bayadır bitiyordu zaten.  

Bizim Ali tabi en delimiz, koşmuş limana vurmuş kendini dergiden. Sen gitme diyecekmiş, benim helalim ol, kal burda diyecekmiş Ester’e. Koymuş kafasına mübadele lafını duyar duymaz ama geç kalmış. Limanda kolunda bir Yunan yaverle görmüş Ester’i. Seslenmiş arkasından yine de. Bir yol daha var demiş. Ester dönüp bakmamış Ali’ye. Yunan yaverin kollarında binmiş gemiye. Gemi gözden kaybolana kadar bakmış Ali arkasından. Ester bırakın Ali’yi; İstanbul’a bile bir kere dönüp bakmamış arkasından. Ali o gün ben harbiyeye gittiğimde; Zeynep’ten izin alıp girmiş bizim eve. Biliyordu mahalle arkadaşımız Mehmet’in silahını nereye sakladığımı. Mehmet gelememişti Anadolu’dan. Ben de silahını getirmiştim anasına veririm diye. İstanbul’a dönünce gördüm ki, dayanamamış anacığı da. İşte o silahtır çocukluğumuza dair en kirli anı. Mehmet o silah elinde öldü cephede gözümün önünde. Ali onunla parçaladı kendi kafasını. Ester’in ardından. Üç gün sonra geldi haberi, Ester’in bindiği gemi batmış fırtınada, o yavere yaren olamadan. Şimdi allahından buldu kevaşe, o canım Ali’ye bir kere gülümsemedi diyeceğim kıyamıyorum. Öyle güzel bakardı ki, derdiniz her şeye bana ne...

 

Peyk

Peyk

Iska

Iska